orhukuk

Resmi Belgede Sahtecilik Suçu, Cezası ve Nitelikli Halleri

resmi belgede sahtecilik Suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre;

(1) Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmi belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.

Sahtecilik suçları, resmi ve özel belge ayrımına dayandırılmış ve kamu güvenine karşı suçlar bölümünde düzenlenmiştir. TCK’nın 204 ila 206. maddelerinde resmi belgede sahtecilik, 207 ve 208. maddelerde özel belgede sahtecilik suçu düzenlenmiştir.

Resmi belge, bir kamu görevlisi tarafından, görevi gereği olarak düzenlenen yazıyı ifade etmektedir. Düzenlenen belge ile kamu görevlisinin ifa ettiği görev arasında bir irtibatın bulunması gerekmektedir. Yazının illa kâğıt üzerine yazılması gerekmez. Levha, metal, bez vb. maddeler üzerine de yazılı olması mümkündür. Bununla birlikte bir yazının belge olarak kabul edilebilmesi için,

Yazılı olması Hukuki olarak bir hüküm ifade etmesi Düzenleyicisinin belirlenebilir olması, gerekmektedir.

Yazının belirli bir cisme ve taşınır bir şeye kaydedilmesi gerekli bulunduğundan, bilgisayar programları ve verileri belge olarak kabul edilmez. Bu durum, TCK md.244/2’de özel olarak düzenlenmiştir. Resmi Belgede Sahtecilik Suçunun Unsurları

Resmi Belgede Sahtecilik suçunun oluşabilmesi için, sahtecilik eyleminin belirli bir nitelikte olması ve aldatıcı vasfa sahip olması gerekmektedir. Bu durum her somut olayda mahkeme tarafından takdir edilecek bir husustur. Sahte belge, aldatıcı ve hüküm ifade edici nitelikte değilse TCK md.205’de düzenlenen resmi belgeyi bozmak suçu oluşur.

maddede düzenlenen suç seçimlik hareketli bir suçtur. Maddede sayılan eylemlerden bir tanesinin işlenmesi ile suç tamamlanmış olur. Bu seçimlik hareketler;

Bir resmi belgeyi sahte olarak düzenlemek Gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmek Sahte resmi belgeyi kullanmak, şeklindedir.

Maddenin 1. fıkrasında düzenlenen suçun faili herkes olabilir. Göreviyle bağlantılı olmaksızın resmi belgede sahtecilik suçunu işleyen kamu görevlisi 1. fıkra kapsamında cezalandırılacaktır. Bu fıkra kapsamında açılacak ceza davalarında görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemeleridir.

fıkrada ayrı bir suç olarak düzenlenen eylemin faili ise ancak kamu görevlisi olabilir. Söz konusu belge, kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belge olmalıdır. Bu fıkra kapsamında açılacak davalarda ise görevli mahkeme Ağır Ceza Mahkemeleridir.

Kimlerin kamu görevlisi sayılacağı hususu TCK md.6/1-c’de belirtilmektedir. Bununla birlikte mevzuatımızdaki bazı özel kanunlarda “kamu görevlisi sayılır” ya da “kamu görevlisi gibi cezalandırılır” şeklindeki düzenlemeler de suçun niteliğini belirlemede dikkate alınmalıdır (örnek olarak 399 sayılı KHK md.11/b).

Maddenin 3. fıkrası ise 1. ve 2. fıkranın nitelikli halini düzenlemektedir. Buna göre, sahtecilik yapılan belge, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge olması halinde (HMK md.204), 1. ve 2. fıkralara göre belirlenen ceza yarı oranında artırılacaktır. Resmi Belge Sayılan Evraklarda Durum

Özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi (6102 SK md.670 vd.), emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması halinde, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanmaktadır (md.210/1). Benzer şekilde, belgeyi düzenleyen tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire ya da diğer sağlık mesleği mensubu ise ve düzenlenen belge,

Kişiye haksız bir menfaat sağlamışsa ya da Kamunun ya da kişilerin zararına bir sonuç doğurucu nitelik taşıyorsa, yine resmi belgede sahtecilik hükümlerine göre cezaya hükmolunur (md.210/2)

Resmi Belgede Sahtecilik Suçunda Cezayı Azaltıcı Nedenler

TCK md.211 hükmü cezayı azaltan bir neden olarak düzenlenmiştir. Buna göre, resmi belgede sahtecilik suçu,

Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı için ya da Gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla işlenirse, verilecek ceza yarı oranında indirilecektir.

TCK md.212 içtima kuralını düzenlemektedir. Bu hükme göre, sahte resmi belgenin bir başka suçun işlenmesi sırasında kullanılması halinde, hem sahtecilik hem de ilgili suçtan ayrı ayrı cezaya hükmolunacaktır.

resmi belgede sahtecilik Suçu ile ilgili makalemiz ve daha fazlası için web sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Hakaret Nedeniyle Manevi Tazminat Davası

Hakaret, kişilik haklarını ihlal eden eylemlerin başında gelmektedir. Hakaret fiili hukuk düzeni karşısında haksız fiil teşkil etmekte, ceza hukuku bakımından da suç oluşturmaktadır (TCK m. 125). Hakaret fiili, kişilik hakları içerisinde ‘şeref ve haysiyet’ olarak adlandırılan haklara haksız saldırı oluşturmaktadır. Bu haksız saldırı nedeniyle kişilik hakları zarar gören şahıs incinmekte, büyük üzüntü ve elem duymaktadır. Kişilik hakları hakaret nedeniyle haksız saldırıya uğrayan kişinin hakları hukuk düzeni tarafından korunmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. ve 25. maddelerinde, kişilik haklarına hukuka aykırı biçimde saldırılan kimsenin, hâkimden saldırıda bulunanlara karşı koruma isteyebileceği belirtilmiştir. Bu anlamda saldırı tehlikesinin önlenmesine veya sürmekte olan saldırıya son verilmesine karar verilebileceği belirtilmiştir. Ayrıca saldırı sona ermesine rağmen, olumsuz etkilerinin devam etmesi durumunda, saldırının hukuka aykırılığının tespiti de istenebilmektedir. Şeref ve haysiyete saldırı eylemleri yalnızca hakaret niteliğinde olmayabilir. Hakaret dışında, haksız iddia ve dedikodularda bulunulması, iftira eksik veya yanlış bilgiler ve haberler yapılması ya da bunları içeren yayınlarla haksız saldırılarda bulunulması söz konusu olabilir. Bütün bu tür fiiller de kişilik haklarını ihlal eden ve tazminat gerektiren haksız saldırılardandır. Haksız saldırı nedeniyle uğranılan mağduriyetin giderilmesi veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayınlanması istemi de Türk Medeni Kanunu’nun 25/2. Maddesi uyarınca istenebilir. Hakaret nedeniyle kişilik hakları haksız saldırıya uğrayan kişi, maddi ve manevi tazminat isteminde de bulunabilir. Bu tazminatın yasal dayanakları bir yandan MK 25/3.maddesi iken, diğer yandan Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesidir. Konu ile ilgili Emsal Yargıtay Kararı Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin E:2016/14832, K:2019/508 sayılı kararında; ‘..Davacı … tarafından, davalı … aleyhine 30/06/2015 gününde verilen dilekçe ile haksız eylem nedeniyle manevi tazminat istenmektedir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda 17/06/2016 tarihinde davanın reddine karar verilmiştir. Mahkemece verilen bu karar ve tetkik hâkimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kâğıtlar incelenerek gereği görüşüldü: Dava, hakaret ve tehdit eylemleri nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, hüküm; davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının kendisine karşı hakaret ve tehditte bulunduğunu, ceza yargılaması sonunda mahkûmiyetine karar verildiğini belirterek, olay nedeniyle oluşan manevi zararının tazmini isteminde bulunmuştur. Davalı, davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, dosya kapsamına göre dava konusu eylemlerin sabit olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dava konusu olay nedeniyle davalı hakkında açılan kamu davası sonucunda hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verilmiştir. Verilen bu karar hukuk hâkimini bağlamamaktadır. Ancak dosyadaki deliller ile ceza yargılamasında toplanan deliller birlikte değerlendirildiğinde; davalının, davacıya yönelik hakaret ve tehdit eylemlerinin sabit olduğu anlaşılmaktadır. Olayın oluş şekli de gözetilerek mahkemece davacı lehine uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Şu halde, mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile istemin reddine karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir. Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 06/02/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.’ denilmiştir. Hakaret nedeniyle manevi tazminat konusunda daha fazla bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Müteahhidin İmalat Bedeli Alacağı Kat karşılığı inşaat sözleşmesi arsa payı devri taahhüdünü de içerdiğinden ya tarafların karşılıklı anlaşmaları ya da mahkeme kararı ile feshedilebilir. Müteahhit fesihten önce, inşaatta bir kısım imalatlar gerçekleştirmiş olabilir. Sözleşmenin feshi durumunda yapılan imalatlar arsa sahibinin yararına ve yasal ise, bu takdirde müteahhidin imalatların bedelini isteme hakkı vardır. Müteahhidin gerçekleştirdiği imalâtın bedeli, kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshinin kesinleştiği tarihi itibariyle mahalli piyasa rayicine göre bilirkişiye hesaplattırılır. Eğer müteahhidin üçüncü kişiye sattığı bağımsız bölüm var ise bu bağımsız bölümlerin de aynı tarih itibariyle rayiç değerleri hesaplattırılarak bulunacak miktarın hesaplanan imalât bedelinden mahsup edilmek suretiyle varsa kalan miktarın müteahhide ödenmesi gerekir. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin E:2015/9939, K:2017/3385 Sayılı Kararı “İçtihat Metni” MAHKEMESİ: …..Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine karar verilmiştir. Bu hükmün davacılar vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kâğıdı gönderilmiştir. Belli günde davacı … ile vekili Av. … ve davalılar vekili Av. …’in gelmiş olduğu görüldü. Duruşmaya başlanarak hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Tarafların İddia ve Savunmaları Davacılar, davalı arsa sahipleri ile aralarındaki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin ileriye etkili olarak feshine karar verildiğini ileri sürerek yüklenici olarak gerçekleştirdikleri imalât bedelinin tahsiline ve manevi tazminata karar verilmesini talep ve dava etmişlerdir. Davalılar, davanın reddini istemiştir. İlk Derece Mahkemesinin Kararı Mahkemece, manevi tazminat isteminin reddi ile imalat bedeline ilişkin davanın kısmen kabulüne dair karar verilmiştir. Bu karar, davalılar vekilince temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 09.03.2011 tarih ve E:2010/6687, K:2011/1423 sayılı ilamıyla bozulmuştur. Yargıtay kararın gerekçesinde; “sair temyiz itirazlarının reddi ile önceki bilirkişiler dışında yeniden oluşturulacak, konusunda uzman bilirkişi kurulu marifetiyle gerekirse mahallinde yeniden keşif de yapılmak ve davalı arsa sahiplerinin itirazları da karşılanmak suretiyle davacı yükleniciler tarafından gerçekleştirilen imalâtın fesih kararının kesinleştiği 28.01.2002 tarihi itibariyle mahalli piyasa rayiçleriyle bedeli ile davacı yüklenicilerin sattığı bağımsız bölümlerin aynı tarih itibariyle rayiç değerleri denetime elverişli biçimde hesaplattırılarak bulunacak miktarın hesaplanan imalât bedelinden mahsup edilmek suretiyle varsa kalan miktarı, davacı yüklenicilerin önceki kararı temyiz etmemiş olmaları da göz önünde tutularak hüküm altına alınması gerektiğini” belirtmiştir. Mahkeme tarafından bozma ilamına uyularak yeni bir bilirkişi kurulu raporu düzenletmiştir. Sonuç olarak, taraflar arasındaki sözleşmenin fesih kararının kesinleştiği tarih olan 28.01.2002 tarihi itibariyle tüm-imalatın-rayiç-değerinin 850.509,71 TL olarak tespit edilmiştir. Davacı yüklenicilerin hissesine karşılık düşen bağımsız bölümlerin fesih kararının kesinleştiği 28.01.2002 tarihi itibariyle piyasa rayiçlerine göre satış bedellerinin de, 966.300,00 TL olarak belirlenmiştir. Bu durumda davacı yükleniciler tarafından yapılan imalatların bedelinden, yüklenicinin hesabına düşen taşınmazların satış bedellerinin mahsup edilmesinden sonra, 115.790,29 TL yüklenicilerin kazanç elde ettiklerinin tespit edildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacılar vekili temyiz etmiştir. Yargıtay’ın Değerlendirmesi Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı doğrultusunda inceleme yapılıp hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, bozmanın kapsamı dışında kesinleşmiş olan yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenemeyeceğine göre, davacılar vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Açıklanan nedenlerle, davacılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, 22.11.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile ilgili daha fazla bilgi almak için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Sağlık Tazminat Davalarında Bakıcı Ücretinin Hesaplanması

Sağlık tazminat davalarında bakıcı ücreti; sağlık idaresinin hatalı tıbbi uygulaması neticesinde ağır engelli konuma gelen, yatalak olan ve başkasının desteği olmaksızın günlük yaşam aktivitelerini yerine getiremeyecek hale gelen kişilerin bakımlarının üstlenilmesi nedeniyle zarar kalemi olarak ortaya çıkmaktadır. Biz bu çalışmamızda sağlık tazminat davalarında konuyu bakıcı ücreti yönüyle irdeleyeceğiz. Sağlık tazminat davalarında Bedensel zararların kapsamı içine şunlar girmektedir: Sağlık tedavi giderleri, Çalışma iş gücünün azalması ve yok olması (işgücü kaybı, fonksiyon kaybı, efor kaybı), Bakıcı ücreti, Ekonomik geleceğin zorlaşması vs. Sağlık idaresinin, tazminat kalemi olarak, bakıcı ücretini tazminle yükümlü tutulması mümkündür. Ancak, bu zarar kaleminin kesin olarak ortaya çıkmış, belirgin hale gelmiş olması ile mümkündür. Kişinin isteği dışında maddi varlığında meydana gelen kayıp ve eksikliklerle, çoğalma olanağından yoksunluk olarak tanımlanan maddi zarar, henüz kesin olarak ortaya çıkmamış, belirgin hale gelmemiş ise, idarenin tazminle yükümlü tutulmasına olanak bulunmamaktadır. Bakıcı giderinin hesaplanmasında muhtemel yaşam süresi dikkate alınarak tazminat hesabı yapılmaktadır. Yerel İdare mahkemeleri bu hesaplamalara dayalı olarak belirlenen toplu tazminat miktarları üzerinden tazminata karar vermektedirler. Yine idare mahkemeleri kararları uyarınca ilgililere idareler tazminatları ödenmektedir. Tazminatın toplu olarak ödenmesiyle birlikte bakıma muhtaç kişinin hesaplanan muhtemel yaşam süresinden daha erken bir tarihte vefatı tespiti edilebilir. Bu durumda temyiz aşamasında veya ilerleyen aşamada idare aleyhine bir sebepsiz zenginleşme ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle sağlık idaresince de ödenen tazminatlar yasal faiziyle birlikte geri istendiğinde mirasçılar açısından zor durumlar ortaya çıkabilmektedir. Danıştay’ın Belirlediği İlke Kararlar Bu türden bir sorunlara yol açılmaması açısından, Danıştay 15. Dairesi 01.06.2016 tarihli büyük heyetince bazı ilke kararlar almıştır. Bu kararlar bakıcı ücret giderine ilişkin maddi tazminat kaleminin hesaplanmasında, uygulanacak faiz ve vekalet ücretlerinde önemlidir. Bu ilke kararlar şunlardır: 1- Bakımı üstlenilen ağır engelli hastanın hayatta olduğunun belgelendirildiği sürece bakıcı giderlerinin ödenmesine karar verilmesi, 2- Ödemenin her takvim yılı başında yıllık peşin olarak yapılması, 3- Bakımı üstlenilen ağır engelli hastanın bakıcı giderine ilişkin maddi tazminat tutarının, aylık brüt asgari ücret üzerinden hesaplanması, 4- Anılan bu kriter üzerinden yapılacak hesaplamada, olay tarihinden davanın açıldığı tarihe kadar olan kısmın ayrıca hesaplanması. Bu zaman aralığına tekabül eden tazminat tutarının yasal faiziyle birlikte tazminat olarak ödenmesine hükmedilmesi. Bu kısım açısından nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi, 5- Dava süresince ve daha sonraki yıllar için yapılacak bakıcı gideri tazminat hesaplamasının, ilgili yıldaki brüt asgari ücret üzerinden yapılmasına. Ağır engelli kişinin yaşadığını belgelendirilmek kaydıyla her takvim yılının başında peşin olarak yapılmasına. Bu kısım açısından maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Emsal Bazı Kararlar Danıştay 15. Dairesi 28.09.2016 tarih ve E:2016/2483, K:2016/4672 sayılı kararında; “İdare Mahkemesince belirtilen kriterler dikkate alınarak bakıcı giderine ilişkin tazminatın yeniden dönemsel olarak hesaplatılarak karara bağlanması ve buna ilişkin vekalet ücretinin de açıklanan şekilde ayrı ayrı hesaplanması gerektiği yolunda karar verilmiştir. Öte yandan aynı kararda hükmedilen tazminat miktarına uygulanacak Faiz yönünden ise davada arttırılan tazminat miktarı bakımından, 24.02.2014 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, arttırılan tazminat miktarına, dava tarihi olan 20.10.2005 tarihinden itibaren faiz yürütülmesini de hukuka aykırı bulunmuştur. Yine örnek bir başka olayda, Danıştay 15. Dairesi 20.02.2013 tarih ve E:2013/149, K:2013/1397 sayılı kararında şöyle denilmektedir: “Sağlık idaresinin ağır hizmet kusuru nedeniyle kişi %92 oranında işgücü kaybına uğramıştır. Bu durumdaki bir kişinin hayatını tek başına idame ettirmesi mümkün bulunmamaktadır. Bu nedenle sağlık idaresine karşı tazminat davası açan davacıya asgari ücret üzerinden hesaplattırılacak maddi tazminatın bakıcı ücreti olarak ödenmesi gerekmektedir. Tıbbi uygulamalardan kaynaklandığı iddiasıyla zarar görenler tarafından açılan sağlık tazminat davaları yerel idare mahkemelerince karara bağlanmaktadır. Sonrasında temyiz incelemesi ise önceden Danıştay 15. Dairesi tarafından yapılmaktaydı. Ancak daha sonra Danıştay Daireleri arasında kapatılan daireler olmuştur. Danıştay Başkanlık Kurulu’nun 07/03/2019 tarih, 2019/25 sayılı kararı ile 15. Daire kapatılmıştır. Sağlık tazminat davalarının temyiz incelemesi artık Danıştay 10. Dairesi tarafından yapılacağından görüş farklılıkları olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Sağlık tazminat davalarında tarafların gerekli idari başvuruları etkin ve süresinde yapmaları ve dava açma sürelerini kaçırmamaları önemlidir. Ayrıca dava sonunda Sağlık tazminat davalarından kaynaklı tüm tazminat haklarını da tam olarak kazanabilmesi için profesyonel hukuki yardımdan faydalanmaları gerekmektedir. Hukuk ve Danışmanlık Ofisimiz, Sağlık Tazminat Davaları alanında uzman avukatlar ve güçlü iş ve çözüm ortakları ile birlikte çalışmaktadır. Sağlık tazminat davaları ve bakıcı ücreti konusunda daha fazla bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Yüklenicinin Ayıp Nedeniyle Sorumluluğu-Eser Sözleşmesi Eser sözleşmesi ilişkilerinde yüklenicinin ayıp nedeniyle sorumluluğunun bazı koşulları vardır. 1)Yüklenicinin Ayıp Nedeniyle Sorumluluğunun Koşulları a)Genel Olarak Eser sözleşmesi ilişkilerinde ayıp, sözleşme ve ekleri ile iş sahibinin beklediği amaca göre eserde olması gereken bazı niteliklerin bulunmamasıdır. Ya da olmaması gereken bazı bozuklukların bulunması şeklinde tanımlanmaktadır. Eksik iş ve ayıplı iş birbirinden farklı kavramlar olup, sonuçları da farklıdır. Bu nedenle yapılan eserdeki bildirilen kusurların eksik mi, ayıplı iş mi olduğunun öncelikle belirlenmesi gerekir. Bu belirlendikten sonra tabi olduğu hukuki sonuçların buna göre uygulanması gerekir. TBK’nun 475. maddesinde ayıp halinde sahibinin hakları gösterilmiştir. Söz konusu maddede sayılan seçimlik hakların yanında iş sahibinin genel hükümlere göre tazminat hakkının da bulunduğu kabul edilmektedir. Yüklenicinin ayıp nedeniyle sorumlu tutulabilmesi için aşağıdaki koşulların gerçekleşmesi gerekir. b)Eserin Teslim Edilmiş Olması Gerekir Eseri tamamlayıp teslim etmek yüklenicinin ana borçlarından biridir. Tamamlanmamış ve teslim edilmemiş eserle ilgili yüklenicinin ayıba karşı sorumlulukları doğmaz. Eserin tesliminden sonra ayıplarla ilgili muayene ve ihbarda bulunma yükümlülüğü getirilmiştir. Buradan yüklenicinin ayıp nedeniyle sorumluluğu için öncelikle eserin teslim edilmiş olması gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Eserin teslim edildiğinin ispatı da yükleniciye aittir. c)Teslim Edilen Eserin Ayıplı Olması Gerekir Eserin ayıplı yapılmış olması sözleşmeye aykırılık teşkil eder. Ayıplar açık ve gizli olabileceği gibi maddi ve hukuki ayıp şeklinde de olabilir. Açık ayıplar, eserin tesliminden sonra makul süre içerisinde yapılan kontrol ve muayene sonucu görülüp tespit edilebilecek ayıplardır. Gizli ayıplar ise, basit bir kontrol ve muayene ile ortaya çıkmayıp kullanılmaya başlamasından sonra ortaya çıkan ayıplardır. Maddi ayıplar, açık veya gizli olsun; ortaya çıkan, gözle görülen ve duyu organları ile hissedilen ayıplardır. Bunun dışında gözle görülmeyen ancak yapılmamış olması nedeniyle karşı tarafça fark edilen ayıplar da bulunmaktadır. Örneğin projenin onaylatılmaması, iskan belgesinin alınmaması gibi. Maddi ve hukuki ayıplar da açık ve gizli ayıplar gibi yükleniciye ihbarı gereken ayıplardır. d)Ayıbın İş Sahibinden Kaynaklanmış Olmaması TBK’nun 476. maddesinde ‘Eserin ayıplı olması, yüklenicinin açıkça yaptığı ihtara karşın, iş sahibinin verdiği talimattan doğmuş bulunur veya herhangi bir sebeple iş sahibine yüklenebilecek olursa iş sahibi, eserin ayıplı olmasından doğan haklarını kullanamaz’ şeklinde düzenleme getirilmiştir. Ayıbın iş sahibinden kaynaklanması, onun verdiği talimat veya iş sahibine yüklenebilecek bir nedenden doğmuş olması halinde iş sahibi ayıptan kaynaklanan seçimlik haklarını kullanamaz. Ayıbın, iş sahibinin verdiği talimatın uygulanması sonucu ortaya çıkması halinde iş sahibi kusurlu olur. Ancak burada yüklenicinin ayıp nedeniyle sorumlu olabilmesi için talimatın doğru olmadığını kanıtlaması gerekir. Ek olarak talimatın yerine getirilmesi halinde eserin ayıplı yapılacağı konusunda iş sahibini açıkça ve sonucunu açıklayarak uyarmış olması ve bunu kanıtlamış olması gerekir. Yine ayıptan iş sahibine yüklenebilecek herhangi bir sebeple ortaya çıkması halinde de, iş sahibinin verdiği malzemenin iyi cinsten olmaması, gösterdiği arsanın ayıplı olması gibi durumlarda, yüklenici iş sahibini açıkça ve sonuçlarını da ortaya koyacak biçimde uyarmalı, bunu kanıtlaması ve iş sahibinin işin belirtilen yerde, verilen ve temin edilen malzemelerle yapımı konusunda ısrar etmiş olması halinde doğacak ayıptan sorumlu olmaz. e)Eseri Muayene ve İhbar Yükümlülüğü TBK’nun 474/1. maddesinde bu yükümlülük ‘İş sahibi, eserin tesliminden sonra, işlerin olağan akışına göre imkân bulur bulmaz eseri gözden geçirmek ve ayıpları varsa, bunu uygun bir süre içinde yükleniciye bildirmek zorundadır’ şeklinde ifade edilmiştir. Bilindiği gibi açık ayıp, meydana gelen eserde basit bir muayene ile ve çıplak gözle görülüp tespit edilen ayıplardır. Açık ayıplarda iş sahibi, eserin tesliminden sonra işlerin olağan akışına göre eseri gözden geçirmesi gerekir. Varsa açık ayıpları tespit ve varsa ayıpları uygun süre içinde yükleniciye bildirmek zorundadır. Muayene ve gözden geçirmeyi taraflardan her biri, giderini karşılayarak, eserin mahkeme aracılığıyla bilirkişi raporu ile tespit ettirip belirleyebilir. Açık ayıplarda iş sahibi muayene ve ihbar yükümlülüğünü ihmal ederse TBK’nun 472/2. maddesine göre eseri kabul etmiş sayılır. Bu durumda yüklenici açık ayıplarla ilgili sorumluluktan kurtulur. Gizli ayıp ise, eserde basit bir muayene ile tespit edilemeyen, çıplak gözle görülüp saptanamayan, kullanım sırasında ortaya çıkan veya kullanım sırasında gelişen durum nedeniyle ortaya çıkan ayıplardır. Bu ayıplarla ilgili TBK’nun 474/1maddesindeki makul sürede muayene ve ihbar yükümlülüğüne ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. Ancak 474/3. maddesi hükmü gereğince eserdeki ayıbın sonradan ortaya çıkması halinde iş sahibinin gecikmeksizin durumu yükleniciye bildirmek zorunda olduğu, bildirmezse eseri olduğu gibi kabul etmiş sayılacağı belirtilmek suretiyle gizli ayıplar yönünden de iş sahibine ortaya çıkar çıkmaz gecikmeksizin yükleniciye ayıbı ihbar etmek yükümlülüğü getirilmiştir. Açık ve Gizli Ayıpların İhbar Şekli TBK da açık ve gizli ayıpların yükleniciye ihbarı şekli ile ilgili bir düzenleme yapılmamıştır. Ayıp ihbarının yazılı olarak yapılması ispat kolaylığı sağlar ise de, hukuki işlem değil, maddi vakıa olduğundan eser sözleşmelerinde aksi sözleşmede veya eki şartnamelerde kararlaştırılmamışsa taraflar tacir olsa dahi ayıp ihbarının her türlü delille ve bu arada tanık beyanı ile de ispatlanacağı Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiştir. Ayıbın varlığı ve ihbarı mahkemenin kendiliğinden göz önünde tutacağı bir itiraz niteliğinde değildir. Taraflarca usulünce ileri sürülmesi halinde değerlendirilebilecek defi vasfındadır. Bu nedenle taraflarca süresi içinde usulüne uygun ileri sürülmedikçe eserin ayıplı olup-olmadığı, ihbarın süresinde yapılıp-yapılmadığı mahkeme tarafından kendiliğinden gözönünde tutulamaz. Kural olarak ayıplı imalatta, iş sahibinin açık ayıplar yüzünden muayene ve ihbar, gizli ayıplarla ilgili gecikmeksizin ihbar yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak sözleşmede yüklenici yaptığı iş ve meydana getirdiği eserle ilgili ayıplar yönünden garanti vermiş olabilir. Garanti süresince tespit ettiği ayıplarla ilgili iş sahibi ayrıca ihbarda bulunmak zorunda kalmaksızın zamanaşımı süresi içinde ayıptan doğan haklarını kullanabilir. f)Eserin Açık Ya Da Örtülü Olarak Kabul Edilmemiş Olması TBK’nun 477. maddesinde; ‘Eserin açıkça veya örtülü olarak kabulünden sonra, yüklenici her türlü sorumluluktan kurtulur; ancak, onun tarafından kasten gizlenen ve usulüne göre gözden geçirme sırasında fark edilemeyecek olan ayıplar için sorumluluğu devam eder. İş sahibi, gözden geçirmeyi ve bildirimde bulunmayı ihmal ederse, eseri kabul etmiş sayılır. Eserdeki ayıp sonradan ortaya çıkarsa iş sahibi, gecikmeksizin durumu yükleniciye bildirmek zorundadır; bildirmezse eseri kabul etmiş sayılır’ denilmiştir. Eserin teslimi ve kabulü ayrı kavramlardır. Eserin teslimi menkul taşınırın iş sahibine verilmesini ifade eder. Taşınmazlarda ise zilyetliğin devri ya da iş sahibinin onun kullanımına engel olan koşulları ortadan kaldırmasıdır. Taşınır ya da taşınmaz eserlerde teslimle yüklenici işi ifa etmiş olur. Ancak sözleşmeden doğan sorumluluklarından kurtulmuş sayılmaz. Yüklenicinin sorumluluktan kurtulması, teslim edilen eserin açık veya örtülü kabulü ile olur. Gizli ayıplarla ilgili sorumluluk teslimden sonra açık veya örtülü kabule rağmen devam eder. Yüklenicinin gizli ayıplarla ilgili sorumluluğunun ortaya çıkması üzerine gecikmeksizin kendisine bildirilmesine kadar devam edecek, gizli ayıplarda da gecikmeksizin bildirmeme halinde eser iş sahibince kabul edilmiş sayılacağından yüklenici gizli ayıplardan dolayı olan sorumluluktan da kurtulacaktır. Eser sözleşmesi ilişkilerinde yüklenicinin ayıp nedeniyle sorumluluğu konusunda daha fazla bilgi almak için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Vasiyetname, Geçerlilik Koşulları ve Türleri Vasiyet, resmi şekilde veye miras bırakanın el yazısı ile ya da sözlü olarak yapılabilir. (TMK md. 531 ) Vasiyetname; miras bırakanın tek taraflı iradesine dayanan, kimseye yöneltilmesine gerekmeyen ölüme bağlı düşünce ve istemlerini açıkladığı bir hukuki muameledir. Vasiyetname yapma ehliyeti, vasiyet yapabilmek için ayırt etme gücüne sahip ve on beş yaşını bitirmiş olmak gerekir (TMK md. 502). Ehliyetsiz kişilerin yaptığı vasiyetnameler kendiliğinden batıl olmazlar. Ancak miras bırakanın ölümünden sonra açılan davalar ile iptal ettirilebilir. Resmi Vasiyetname İki tanığın katılması ile resmi memur tarafından düzenlenir. Resmi memur, sulh hâkimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli olabilir.(TMK md.532) Miras bırakan arzularını resmi memura bildirir. Bunu sözlü yapabileceği gibi el veya makine yazısı ile de verebilir, sözlü beyan yazdırılır okunması için verilir, okunur vasiyetçi imzalar, memur vasiyetnameye tarih koyarak imzalar. (TMK md 533 ) Hemen sonra vasiyetnameyi okuduğunu bunun son arzularını içerdiğini memurun huzurunda iki tanığa beyan eder içeriğin tanıklara bildirilmesi zorunlu değildir. Vasiyetçi okuma yazma bilmiyorsa memur vasiyetnameyi iki tanık huzurunda okur bunun üzerine vasiyetçi vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini söyler. (TMK md 535) Tanıklar bu beyanın kendi önlerinde yapıldığını ve vasiyetçiyi ehil gördüklerine dair beyanları yazarak veya yazdırılarak altını imzalarlar. Memur ve tanıkların TMK md 536’nın aradığı şartları taşımaları gerekir. El Yazılı Vasiyetname Yapıldığı yıl, ay gün gösterilerek başından sonuna kadar vasiyetçinin el yazısı ile yazılmış ve imzalanmış olması zorunludur. Vasiyetname saklanmak üzere açık veya kapalı olarak notere, sulh hakimine veya yetkili memura bırakılabilir. ( TMK md 538) Sözlü Vasiyet Vasiyetçi olağan üstü durumlar (TMK md 539) yüzünden vasiyetname yapamıyorsa sözlü vasiyet yoluna başvurur. Vasiyetçi tarafından görevlendirilen tanıklardan biri, beyan edilen son arzuları yer yıl ay ve gün belirterek hemen yazar imzalar. Diğer tarafa da imzalatır zaman geçirmeksizin sulh veya asliye mahkemesine verirler (TMK md 540.) Vasiyetçi için sonradan diğer şekiller bakımından vasiyetname yapma imkânı doğarsa bu tarih üzerinden bir ay geçerse sözlü vasiyetname hükümden düşer. ( TMK md 541.) Vasiyetnamenin Tevdi Edilmesi ve Açılması ve Vasiyetname İle İlgili İşlemler Vasiyetçinin ölümünden sonra ele geçen vasiyetnamesinin geçerli olup olmadığına bakılmaksızın hemen Sulh hâkimine teslim edilmesi sorunludur. Sulh hâkimi geçerli olup olmadığına bakmaksızın teslimden itibaren bir ay içerisinde açılır, okunur. Bilinen mirasçılar ve diğer ilgililer vasiyetnamenin açılması sırasında diledikleri taktirde hazır bulunmak üzere çağrılır. ( TMK md 595,596) Açılıp okunan vasiyetnamenin bir örneği ilgililere tebliğ edilir (TMK md 597 ) Vasiyetnamenin Geçersizliği Aşağıdaki sebeplerle ölüme bağlı bir tasarrufun iptali için dava açılabilir: Tasarruf miras bırakanın tasarruf ehliyeti bulunmadığı bir sırada yapılmışsa, Tasarruf yanılma, aldatma, korkutma veya zorlama sonucunda yapılmışsa, Tasarrufun içeriği, bağlandığı koşullar veya yüklemeler hukuka veya ahlaka aykırı ise, Tasarruf kanunda öngörülen şekillere uyulmadan yapılmışsa. Vasiyet hukuku ile ilgili işlemlerin teknik ve hukuki bilgileri gerektirmesi ve mirasçıların herhangi bir hak kaybı yaşamaması için profesyonel hukuki yardımdan faydalanmaları gerekmektedir.

Destekten Yoksun Kalma Tazminatı-Yargıtay Kararı Destekten Yoksun Kalma Tazminatı-Emsal Yargıtay Kararı Özet: Dava, kasten adam öldürme nedeniyle maddi ve manevi tazminat ve destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesi tarafından davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; karar, davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay tarafından yapılan değerlendirmede, mirasçılardan birinin desteğe ihtiyacı olmadığı, tazminat hesabının dosya içeriğine uymadığı; bu nedenle yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiği ve haksız fiilin haksız tahrik altında işlendiği hususlarının gözönüne alınarak yeniden bir karar verilmesi gerektiğini belirterek, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin E:2017/4993, K:2018/506 Sayılı Kararı “İçtihat Metni” MAHKEMESİ: …..Asliye Hukuk Mahkemesi Davacılar … vekili Avukat … tarafından, 03/02/2010 tarihli dilekçeyle kasten adam öldürmeden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istenmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bu karar davalılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir. Temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, kasten adam öldürme nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; karar, davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Tarafların İddia ve Savunmaları Davacılar vekili, müvekkillerinin murisi … ve …’ın davalılar tarafından kasten öldürüldüğünü haklarında kamu davası açıldığını belirtmektedir. Bu nedenle kasten öldürme nedeniyle ortaya çıkan maddi ve manevi zararlarının tazmini isteminde bulunmuştur. Davalılar vekili, davacıların destekten yoksun kalma tazminatını talep hakları olmadığını, eylemin haksız tahrik altında gerçekleştirildiğini belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesinin Kararı Mahkemece, destekten yoksun kalma tazminatının; bilirkişi raporu esas alınarak davacılar … ve …’in müteveffa …’in vefatından dolayı, davacı …’ın ise eşi …’ın vefatından dolayı destekten yoksun kaldıkları gerekçesiyle davacı … yönünden kısmen kabulüne, diğer davacılar yönünden ise kabulüne karar verilmiş, manevi tazminat istemlerinin de tüm davacılar yönünden kabulüne karar verilmiştir. Yargıtay’ın Değerlendirmesi Davacılardan … (…) destek …’ın kızıdır. 1977 doğumlu olup olay tarihi itibariyle 28 yaşındadır. Hesap bilirkişi raporunda evlendiği tarih olan 02/01/2009 tarihine kadar babasının desteğinden yararlanacağı kabul edilerek destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanmıştır. Mahkemece bu rapor hükme esas alınarak karar verilmiştir. Oysa olay tarihinde 28 yaşında olan davacı … …’in(…) yaşı itibariyle anne babasının desteğine ihtiyaç duymadan hayatını devam ettirmesi asıldır. Adı geçen davacının çalışmasını engelleyen bir özrü veya sağlık problemi olduğu konusunda herhangi bir iddia ve delil de bulunmamaktadır. O halde olağan destek yaşını geçmiş olan adı geçen davacının maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru olmamıştır. Bu durum kararın bozulmasını gerektirmiştir. Davacılardan … ve …’ın destekten yoksun kalma tazminatı yönünden ise, hükme esas alınan bilirkişi raporunda yapılan tazminat hesabının dosya içeriğine uygun olmadığı anlaşılmaktadır. Bu hususta konusunda uzman aktüerya bilirkişiden yeniden rapor alınarak, buna göre karar verilmesi gerekir. Ceza mahkemesinin maddi vakıaların belirlenmesine ilişkin mahkûmiyet kararı hukuk hâkimi yönünden bağlayıcı olup, taraflar yönünden kesin delil niteliği taşır. …1.Ağır Ceza Mahkemesinin E:2004/343, K:2006/305 sayılı ilamıyla sanık davalıların mütevaffa …’e yönelik eylemlerini haksız tahrikle gerçekleştirdikleri gerekçesiyle ceza indirimi yapılmıştır. Şu halde; davalıların müteveffa …’e yönelik eylemini haksız tahrik altında gerçekleştirdiği ceza dosyasında maddi vakıa olarak belirlenmiştir. Hukuk hâkimi de bu tespit ile bağlıdır. … mirasçıları davacılar … ve … (…) yararına hükmedilen manevi tazminat yönünden de matematiksel oranda olmamak üzere uygun bir indirim yapılması gerekirken manevi tazminat isteminin tümden kabulü usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle, temyize konu davalılar yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalıların diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, 05.02.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi. Destekten Yoksun Kalma ile ilgili daha fazla bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi Kat karşılığı inşaat sözleşmesi konusunda, tarafların feshi ve feshin şeklinin nasıl olacağını tespit etmek önemlidir. Kural olarak, eser sözleşmelerinin geçerliliği hiçbir şekil şartına bağlı değildir. Bu nedenle sözleşmenin taraflarından herhangi birisi sözleşmeden dönme iradesini (fesih) karşı tarafa bildirerek sözleşmeden dönebilir (feshedebilir). Bu durumda, zarara uğrayan tarafın açacağı tazminat davasında, sözleşmenin feshinin haklı olup olmadığı gündeme gelecektir. Eser sözleşmelerinin bir türü olan kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin, bedel olarak arsa-payının-devri borcunu da içerdiğinden, geçerliliği resmi-şekilde yapılması şartına bağlıdır. Bu nedenle, kat karşılığı inşaat sözleşmeleri, sözleşmenin taraflarından birisinin (arsa sahibi ya da yüklenici) tek taraflı irade beyanı ile feshedilemez. Fesih için; Arsa sahibi ve yüklenicinin kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshi konusunda anlaşmaları (iradelerinin uyuşması) gerekir. Taraflar anlaşarak kat karşılığı inşaat sözleşmesine her zaman son verebilirler. Arsa sahibi ve yüklenici, kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshi konusunda anlaşamaz ise, sözleşmenin feshi için mahkemeye dava açılması ve sözleşmenin feshine karar verilmiş olması gerekir. Şunu da belirtmek gerekir ki, yapılan kat karşılığı inşaat sözleşmesi geçersiz ise, geçersiz sözleşmenin feshi söz konusu olamaz. Bu durumda sözleşmenin geçersizliğinin tespiti istenebilir. Nitekim Yargıtay 15 HD’nin 06.11.2018 T. E:2018/4396, K:2018/4298 sayılı kararında; Kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshinde iradeler-uyuşmamışsa mahkeme kararı gerektiği belirtilmiştir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin E: 2018/4396, K: 2018/4298 Sayılı Kararı “İçtihat Metni” Mahkemesi:… Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi İlk Derece Mahkemesi:… 22. Asliye Hukuk Hâkimliği Yukarıda tarih ve numarası yazılı olan Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’nce verilen kararın temyizen tetkiki davacılar tarafından istenmiştir. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kâğıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: Karar Dava, arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden kaynaklanmış olup, el atmanın önlenmesi, fesihte haklı olunduğunun tespiti, tapuya konulmuş olan kat karşılığı inşaat sözleşmesinin terkini ile fesih nedeniyle davacının maruz kaldığı zararların tesbit edilerek davalıdan tahsili istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesinin Kararı İlk derece mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda; El atma talebi konusuz kaldığından bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığına, Davacıların fesih nedeniyle maruz kaldıkları zararlarına ilişkin tazminat talepleri ispatlanamadığından bu konudaki tazminat taleplerinin reddine, Talebin kabulü ile taraflar arasında akdedilen kat karşılığı inşaat sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğinin tespitine ve Tapu kaydına konulan şerhin terkinine, Davalı … yönünden yüklenici sıfatı bulunmadığından bu kişi açısından davanın reddine karar verilmiştir. İstinaf Mahkemesine Başvuru Süreci ve İstinaf Kararı Davalı yüklenici şirket vekili ve vekâlet ücreti yönünden davalı …’ü istinaf kanun yoluna başvurmuştur. … Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi’nce; Davalıların diğer istinaf sebepleri incelenmeksizin istinaf taleplerinin usul yönünden kabulüne, İlk derece mahkemesi olan … 22. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 14.12.2017 gün ve 2015/364 Esas, 2017/349 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, Davalılar hakkında açılan davanın HMK’nın 114/1–4 ve 115/2. maddeleri gereğince dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir. Verilen karar kendi adına asaleten, arsa sahipleri Sevgi, Umut ve …’e vekâleten avukat … … tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay’ın Değerlendirmesi … 6. Noterliği’nde 17.07.2014 gün 53840 yevmiye no ile düzenlenen düzenleme şeklinde taşınmaz satış vaadi ve arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, … İlçesi … Mahallesi Kapanağılı Mevkii 36 pafta 238 ada 10, 11 ve 12 parsel sayılı taşınmazlar üzerinde inşaat yapımı için arsa sahipleri … …, …, … ve …, … ile yüklenici şirket ve … arasında imzalanmıştır. Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin tüm tarafları davada davacı ve davalı olarak yer almaktadır. Bu nedenle, Türk Medeni Kanunu’nun 692. maddesindeki arsa sahiplerinin birlikte dava açma koşulu ve taraf teşkili gerçekleşmiştir. Davacılar tarafından açılan davada yüklenicilerin el atmalarının önlenmesi, tapuya konulan şerhin terkini fesih nedeniyle uğranılan zararların tespit ve tahsili istenmiştir. Bunlara ek olarak kat karşılığı inşaat sözleşmesinin fesihte haklı olunduğunun tespiti talep edilmiştir. Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri tapuda pay devrini de içermektedir. Bu nedenle diğer tarafın karşı çıkması halinde tek-taraflı dönme-fesih irade beyanının varlığı ve bunun karşı tarafa ulaşmasıyla hukuki sonuç doğurmamaktadır. Dönme-fesih için mahkeme kararının alınması zorunludur. 6100 sayılı HMK’nın 33.maddesi hükmünce hâkim Türk hukukunun resen uygular. Maddi vakıaları ileri sürüp kanıtlamak taraflara hukuki nitelendirme tarafların beyanı ile bağlı olmaksızın hâkime aittir. Az yukarıda belirtildiği gibi davada yüklenicilerin sözleşme konusu taşınmaza el atmalarının önlenmesi ve bu sözleşmenin tapuya şerhinin terkini de talep edilmiştir. Bu bağlamda davacılar aynı zamanda mahkemeden sözleşmeden dönmeyi de talep etmiş sayılırlar. (Yargıtay 15.Hukuk Dairesi’nin 14.04.2008 gün 2007/1276 Esas, 2008/2431 Karar. 21.12.2006 gün 2005/7594 Esas, 2006/7533 Karar sayılı ilamları ve benzer içtihatları). Bu durumda; İstinaf incelemesini yapan bölge adliye mahkemesince davacıların el atmanın önlenmesi ve tapudaki şerhin terkini istemleri, arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin feshi talebini de içerdiği, Arsa sahipleri ile yüklenicilerin tamamı davada davacı ve davalı olarak yer almakta olduğu ve taraf teşkili de tamamlandığından, Sözleşmenin feshi koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği de incelenerek istinaf talebi konusunda ve Davalı … Özgün’ün taraf teşkilini sağlamak için zorunlu olarak hasım gösterildiği de gözetilerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekmektedir. Buna rağmen yanlış değerlendirme ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılıp dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması uygun bulunmuştur. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle davacıların temyiz itirazlarının kabulü ile … Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi’nin 22.05.2015 gün 2018/845 Esas, 2018/572 Karar sayılı kararının, davacılar yararına BOZULMASINA, 6100 sayılı HMK 373. madde hükümleri gözetilerek dosyanın Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’ne, karardan bir örneğinin ise ilk derece mahkemesine gönderilmesine, 06.11.2018 gününde kesin olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. Kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile ilgili daha fazla bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Kiralanın Erken Tahliyesi Halinde Kira Bedelinin Ödenmesi Kira sözleşmesi ile ilgili olarak, kiralananın erken tahliyesi halinde kira bedelinin ne şekilde ödeneceği hep tartışma konusu olmuştur. Kira sözleşmesi karşılıklı iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. Bu sözleşmeyle kira süresi boyunca, kiraya veren düzenli olarak kira bedellerini almayı amaçlamaktadır. Kiracı da belirlenen sürenin sonuna kadar kiralanandan yararlanmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle belirli süreli yapıldığı takdirde sürenin sonuna kadar her iki tarafı da bağlar. Eğer belirsiz süreliyse Türk Borçlar Kanunu’nun 328–330’uncu maddeleri çerçevesinde fesih bildirimine dayalı olarak sona erdirilmesine kadar her iki tarafı bağlar. Dolayısıyla kiracı, kiralananı belirtilen sürelerden önce kiraya verene geri verirse, kural olarak kira bedelini ödeme borcundan kurtulamaz. Yani kiracı kira süresinin bitiminden önce, kiralananı, herhangi bir sebeple geri verirse kural olarak kira bedelini ödemeye devam edecektir. Örneğin, 05.10.2017 başlangıç tarihli, aylık 3.000 TL bedelli ve bir yıl süreli bir konut kirası sözleşmesinde kira süresinin sonu 05.10.2018 olacaktır. Kiracı herhangi bir nedenle 05.02.2018 tarihinde kiralananı geri vermişse, 8 aylık kira bedelinden kural olarak sorumlu olması gerekir. Bu sözleşmeye bağlılık ilkesinin bir gereğidir. Ancak kiracının sorumlu olacağı bu süreler de, Türk Borçlar Kanunu’nun 325. maddesi çerçevesinde çeşitli sınırlamalara tabi tutulmuştur. Kiracının Sorumluluğunun Süresi TBK’nın 325/1’de, kiracının, sözleşme süresine veya fesih dönemine uymaksızın kiralananı geri vermesi halinde, kiralananın benzer koşullarla kiraya verilebileceği makul bir süre için sorumlu tutulabileceği düzenlenmiştir. Ayrıca kiracının, ödeme gücüne sahip ve kira ilişkisini devralmaya hazır yeni kiracı bularak, kira sözleşmesinden doğan borçlarından kurtulabileceği kabul edilmiştir. Dolayısıyla bu düzenlemeyle, kiralananı kullanmayan ve ondan yararlanmayan kiracının sorumluluğunun devam edeceği belirtilmiş ancak bu sorumluluk makul bir süreyle sınırlandırılmıştır. Bu düzenleme ile hem kiracının korunması ilkesi terk edilmemiş, hem de kiraya verenin menfaatleri de korunmuştur. Bu durumda kiracı, kiralananı kira süresinin sona ermesinden önce geri verebilir. Geri vermeden sonra işleyecek kira bedellerinden ancak, kiralananın benzer koşullarla kiraya verilebileceği makul bir süre için sorumlu olacaktır. Örneğin, 5 yıl süreli yapılan bir işyeri kirasında kiralanan 1 yıl sonra herhangi bir nedenle geri verilmişse, kalan 4 yılın kira bedellerinin tamamının kiracıdan istenmesi dürüstlük kuralına aykırı bir durum teşkil eder. Bu durumda hakkaniyet gereğince taraflar arasındaki dengenin korunması gerekecektir. Uygulamada erken tahliye şeklinde ifade edilen bu durumda, kiraya verenin zararı yönünde kiracı, makul bir süreyle kira bedelinden sorumlu olacaktır. Makul sürenin, hakkaniyet çerçevesinde her somut kira sözleşmesi ve kiralananın bulunduğu çevre dikkate alınarak belirlenmesi gerekmektedir. Örneğin, İstanbul’un Kadıköy ilçesinde bir konutun kiralanması kısa sürede olabilir. Konut, kira süresinin bitiminden 5 ay önce tahliye edilirse ve Kadıköy bölgesindeki benzer konutların bir-iki ay içerisinde kiraya verilebildiği tespit edilirse, kiracı kiralananı tahliye etme tarihinden itibaren en fazla iki ay kira bedelini ödemek zorunda kalacaktır. Ancak, kiraya veren tüm çabalarına rağmen, kiralananı örneğin 6 ay sonra kiraya verilebilir. Eğer kiraya veren durumu ve gayretini ispat ederse, bu durumda kiraya veren 6 aylık kira bedelini isteyebilecektir. Erken tahliye durumunda kiralananın benzer koşullarla aynı kira bedeliyle makul süre içerisinde kiraya verilemediği durumda ne olacaktır? Kiralananın erken tahliyesi halinde kira sözleşmesindeki kira bedeliyle yeniden kiraya verilmesi imkânsız olabilir. Bu durumda kiracının kira bedelinden sorumlu olacağı miktarın belirlenmesi önemlidir. İlk olarak söz konusu gayrimenkulün rayiç kira bedeli, daha sonra da bu rayiç kira bedeliyle kiralananın kiraya verilebileceği makul süre belirlenecektir. Bu durumda kiracı, makul sürenin sonuna kadar sözleşmedeki kira bedelini ödeyecektir. Ayrıca makul süreden kira sözleşmesinin sona ereceği süreye kadar ise, sözleşmedeki kira bedeliyle, rayiç kira bedeli arasındaki farkı ödeyecektir. Örneğin, 01.01.2017 başlangıç tarihli, aylık 5.000 TL bedelli ve iki yıl süreli bir kira sözleşmesinde kiracı, Nisan 2018 sonunda kiralananı tahliye ederek geri vermiştir. Bu durumda, kiralananın yeniden aynı kira bedeliyle kiralanmasının mümkün olmadığı sonucuna varıldığında, ilk olarak rayiç bedel tespit edilecektir. Rayiç kira bedelinin 4.000 TL olarak tespit edildiği ve kiralananın da en fazla üç ay içerisinde kiraya verilebileceğinin belirlendiği durumda kiracı, üç aylık makul süre olan Mayıs-Haziran-Temmuz 2018 aylarına ilişkin olarak aylık 5000 TL den toplam 15.000 TL kira sözleşmesindeki kira bedelini tam olarak ödeyecektir. Ağustos ayı ile Aralık ayları arasında ise aylık 1.000 TL olan kira farkının toplamı olan 5.000 TL’yi ödemesi gerekecektir. Bu durumda kiracının erken tahliye dolayısıyla ödemesi gereken tutar toplam 20.000 TL olacaktır. TBK’nın 325/1’de, erken tahliye eden kiracıya yukarıdaki bahsi geçen ödeme yükümlülüğünden kurtulma imkânı tanınmıştır. Erken tahliye eden kiracı makul sürenin geçmesinden önce, kiraya verenden kabul edilmesi beklenebilecek, ödeme gücüne sahip ve kira ilişkisini devralmaya hazır yeni bir kiracı bulması halinde, kiracının kira sözleşmesinden doğan borçlarının sona erecektir. Örneğin, makul sürenin 4 ay olduğu durumda, kiracı, kiralananı verdiği tarihten bir ay sonra, ödeme gücüne sahip yeni kiracı bulabilir. Bu durumda, sadece bir aylık kira bedelini ödemekle yükümlü olacaktır. Yeni kiracının ödeme gücüne sahip olduğunun ispat yükü kiracıdadır. Kira ve diğer hususlarla ilgili bilgi almak için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

Kızlık Soyadını Kullanmak için Haklı Gerekçeye İhtiyaç Yoktur Kızlık Soyadı Kullanmak İçin Haklı bir Gerekçeye İhtiyaç Olmaması-Emsal Yargıtay Kararı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2014/889 Esas, 2015/2011 Karar Sayılı Kararı EVLİLİK SOYADININ İPTALİ İLE EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE KIZLIK SOYADININ KULLANILMASI İSTEMİ KIZLIK SOYADINI KULLANMAK İÇİN HAKLI BİR GEREKÇEYE İHTİYAÇ OLMAMASI EVLİ KADINLARIN KOCALARININ SOYADINI TAŞIMA ZORUNLULUĞIU CİNSİYETE DAYALI FARKLI MUAMELE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE İLİŞKİN ULUSLARARASI BİR ANLAŞMA İLE BİR KANUN HÜKMÜNÜN ÇATIŞMASI “İçtihat Metni” Taraflar arasındaki “kızlık soyadının kullanılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 11. Aile Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Bu karar davalı Nüfus Müdürlüğü Temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir. Bunun üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 21.02.2013 gün ve 2012/2319 E. 2013/4523 K. sayılı ilamıyla; “Davacı, evlenmekle yasa gereği kocasının soyadını almıştır. Kocasının soyadı önünde evlenmeden önceki soyadını da kullanmaktadır. Mahkemece; davacının evlenmekle aldığı kocasının soyadının iptaline, kızlık soyadını kullanmasına izin verilmesine karar verilmiş, hükmü nüfus idaresi temyiz etmiştir. Verilen karar, evlenen kadının soyadı ile ilgili olduğuna göre, işin aile mahkemelerinin görevine girdiği kabul edilmiştir. Ve karar aile kütüklerinde değişiklik sonucunu hasıl edeceğinden nüfus idaresinin kararı temyiz yetkisinin bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır (5490 s. NHK. m. 37). Evli Kadının Soyadı Değişikliği Mahkemece verilen karar, evli kadının soyadında değişikliğe ilişkindir. Evli kadının soyadı, kocasına bağlı olarak değişebilir. Kocasının soyadında bir değişiklik olmadıkça evlenen kadın kocasının soyadını taşımak zorundadır. Yasal düzenleme böyledir (TMK. m. 187). Evlilik boşanma veya iptal kararıyla sona ermedikçe evli kadının yalnızca evlenmeden önceki soyadını kullanması yasal olarak mümkün bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin Bakışı Anayasanın 10. maddesinde 5170 sayılı yasayla ve 41. maddesinde 4709 sayılı yasayla yapılan değişikliklere rağmen Anayasa Mahkemesi, Türk Medeni Kanununun 187. maddesinde yer alan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görmemiştir. Bu hükmün iptali için yapılan itiraz başvurusunu 10.03.2011 tarihli E:2009/85, K:2011/49 sayılı kararıyla reddetmiştir (21.10.2011 tarihli 28091 sayılı Resmi Gazete). Anayasa Mahkemesi kararları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar (Anayasa m. 153/son). Yasa hükmü yürürlükte bulundukça mahkemenin yasal düzenlemeye aykırı düşecek şekilde karar tesis etmesi olanağı yoktur. Anayasanın 90. maddesine 5170 sayılı yasayla ilave edilen, milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınacağına ilişkin düzenleme “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hüküm içermesi” hali için geçerlidir. Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve özgürlüklere ilişkin başta İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile temel hak ve özgürlükleri düzenleyen diğer sözleşmelerde, evli kadının “evlenmeden önceki soyadını muhafaza edeceğine” ilişkin açık bir hüküm ve düzenleme bulunmamaktadır. Başka bir ifade ile “aynı konuda farklı hüküm” söz konusu değildir. AİHM Tekeli vs. Türkiye Davası İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi “Tekeli-Türkiye” kararında kişinin soyadını, özel hayatın kapsamında kabul etmiştir. Türk Medeni Kanununun 187. maddesindeki düzenlemenin “evli kadına kocasının soyadını taşımayı dayattığını belirtmiştir. Bunun da soyadını seçme ve evlenmeden önceki soyadını muhafaza etme hakkını ortadan kaldırdığını söylemiştir. Bu kapsamda, yasal düzenlemenin Sözleşmenin 8. maddesinde düzenlenen “özel hayata” müdahale oluşturduğunu kabul ederek ihlal kararı vermiştir. Burada ihlale yol açan, ulusal mahkemelerin uygulaması veya yasa hükmünü yorum tarzı değil; yasal düzenlemenin bizatihi kendisidir. Bu düzenleme değiştirilmedikçe mahkemeler yasaya uygun karar vermekle yükümlüdür. Bu bakımdan, yerel mahkemenin olayda uygulanma olanağı bulunmayan Anayasa’nın 90/son maddesinden hareketle ulaştığı sonuç, doğru değildir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılık etkisini de bertaraf edici niteliktedir. Böyle bir yaklaşım “yürürlükte olan yasa hükmüne aykırı kararlar verilmesi” sonucunu hasıl eder. Bu ise Türk Medeni Kanununun benimsediği aile birliğinin ve bütünlüğünün kocanın soyadı üzerinden devamına ilişkin genel prensibi ve kamu düzenini bozar. Öyleyse davanın reddine karar verilmelidir. Açıklanan hususlar gözetilmeksizin yasal olmayan gerekçelerle yazılı şekilde karar verilmesi doğru bulunmamıştır.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Temyiz Eden: Davalı Nüfus Müdürlüğü Temsilcisi HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, evlilik soyadının iptali ile evlilik birliği içinde kızlık soyadının kullanılması istemine ilişkindir. Tarafların İddia ve Savunmaları Davacı H.. Y.. vekili 13/01/2011 harç tarihli dava dilekçesinde özetle; Müvekkilinin araştırma görevlisi olarak “Yılmaz” soyismi ile birçok akademik eseri bulunduğunu, Aynı zamanda uluslararası gemilerde üçüncü kaptan olarak görev yapan müvekkilinin uluslararası limanlardan “Yılmaz” soyismi ile defalarca giriş çıkış yaptığını, Tüm bu başarılarının yanı sıra müvekkilinin kadın olarak soyadı gibi kişiye sıkı sıkıya bağlı devredilmez bir kişilik hakkının kullanım hakkını haiz olduğunu, Evlendiği eşinin soyadını kullanmak zorunda bırakıldığını, Çoğu Avrupa ülkesinde eşitlikçi bir yaklaşımla bu sorunun aşıldığını, Kadın kendi soyadını eşinin soyadına bağımlı olmaksızın evlendikten sonra da koruyabildiği gibi kendi soyadını eşine de çocuklarına da verebildiğini hatta aile adı olarak da kullanabildiğini iddia ederek müvekkilinin evlenmekle edindiği “Yüksekyıldız” soyadının iptali ile sadece kızlık soyadı olan “Yılmaz” soyismini kullanmasına karar verilmesini istemiştir. Davalı N.. M.. cevap vermemiştir. Dahili davalı E.. Y.. 18.04.2011 tarihli cevap dilekçesinde “davanın kişilik hakkının korunmasına yönelik ve haklı bir dava olduğunu kabul ediyorum” şeklinde beyanda bulunmuştur. Mahkemece istem kabul edilmiş, davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisinin temyiz istemi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle karar bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilerek ilk kararda direnilmiştir. Direnme kararı davalı temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir. Uyuşmazlığı Temeli Uyuşmazlık, AİHS karşısında AYM kararlarının bağlayıcı olup-olmadığı; varılacak sonuca-göre TMK 187.madde-hükmüne-rağmen kadının evlilik-birliği içinde sadece kendi soyadını kullanıp-kullanamayacağı noktasında toplanmaktadır. 1982 Anayasasının 90. maddesinin son fıkrasında; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü yer almaktadır. Bu durumda mahkemelerin önlerine gelen uyuşmazlıklarda, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hal böyle olunca, uyuşmazlığa ilişkin yasa-hükümleri ve Türkiye-Cumhuriyetinin taraf olduğu AİHS ve buna göre oluşan içtihatlarla diğer uluslararası-sözleşmelerin incelenmesi gerekmektedir. Kızlık Soyadının Kullanılmasına İlişkin Türkiye’deki Süreç İşin esasının incelenmesine geçilmeden önce kadının evlilik birliği içinde sadece kızlık soyismini kullanmasına dair ülkemizdeki süreç hakkında kısaca bilgi verilmesi gereklidir. Mülga 743 sayılı Medeni Kanunun 153. maddesinde kadının, kocanın aile ismini taşıyacağı düzenlenmişti. 14 Mayıs 1997’de Medeni Kanun’un 153. maddesinin değiştirilmesinden sonra evli kadınların kızlık soyadlarını evlilikten sonraki soyadlarının önünde kullanabileceği kabul edilmişti. 22 Kasım 2001 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK ile ailenin temsilinde, ekonomik etkinliklerde ve aileyi ve çocukları etkileyen kararların alınmasında kadını erkekle eşit bir konuma getirmiştir. Diğer bazı yeniliklerin yanı sıra erkeğin aile reisi olarak kabul edilmesinden vazgeçilmiştir. Erkek de kadın da aileyi temsil gücüne kavuşmuştur. Ne var ki MK 2001’de yürürlüğe girmesine rağmen, evlilikten sonraki aile-ismine yönelik, kadınları kocalarının ismini almaya zorlayan hükümler değişmeden kalmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelere rağmen gerekli düzenleme yapılmamıştır. AİHM’nin ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru sonucunda verdiği ihlal kararlarıyla evlilik birliği için kadının sadece kendi soyismini kullanmasına imkân tanınmıştır. İşin esasına gelince; AİHS’nin “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir: “(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.” düzenlemesini içermektedir. Özel yaşama saygı hakkı alt kategorisinde geçen “özel yaşam” kavramı AİHM tarafından oldukça geniş yorumlanmakta ve bu kavrama ilişkin tüketici bir tanım yapmaktan özellikle kaçınılmaktadır. Kişinin bireyselliğinin, yani bir kişiyi diğerlerinden ayıran ve onu bireyselleştiren niteliklerin hukuken-tanınması ve bu unsurların güvence-altına-alınması son derece önemlidir. Birçok uluslararası insan hakları belgesinde “kişiliğin serbestçe geliştirilmesi” kavramına yer verilmektedir. Ancak, Sözleşme kapsamında bu kavrama açıkça işaret edilmediği görülmektedir. Bireyin Kişiliğini Geliştirmesi ve Gerçekleştirmesi Bununla birlikte, Sözleşme’nin denetim organlarının içtihatlarında, “bireyin kişiliğini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi” kavramının, özel yaşama saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde temel-alındığı anlaşılmaktadır. Özel-yaşamın korunması hakkının sadece mahremiyet hakkına indirgenemeyeceği gerçeği karşısında, kişiliğin serbestçe geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuksal çıkar bu-hakkın kapsamına dâhil edilmiştir. Bu kapsamda dış dünya ile ilişki kurma noktasında son derece önemli olan isim hakkı da, Sözleşme denetim organları tarafından ön ad ve soyadını kapsayacak şekilde maddenin güvence alanı içinde yorumlanmıştır. AİHM, Sözleşmenin 8. maddesinin ad ve soyadı konusunda açık bir hüküm içermediğini belirtmektedir. AİHM’e göre; Kişinin kimliğini ve aile bağlarının belirlenmesinde kullanılan bir araçtır. Bu nedenle, soyadı, mesleki bağlamın yanı sıra, bireylerin özel-aile yaşamında diğer insanlarla sosyal-kültürel veya diğer türden ilişkiler kurabilmesi için önemlidir. Onları dış dünyaya tanıtma fonksiyonunu üstlendiği, belirli bir dereceye kadar diğer kişilerle ilişki kurmayı da içeren özel yaşama ve aile yaşamına saygı hakkıyla ilgili olduğunu ve bir kamu hukuku konusu olarak toplumun ve Devletin adların düzenlenmesi konusuyla ilgilenmesinin bu unsuru özel hayat ve aile hayatı kavramlarından uzaklaştırmayacağını kabul etmektedir. Bu kapsamda, soyadı değiştirme ile çocuğun-kadının soyadı bağlamında AİHM içtihatlarına konu edildiği görülen soyadının da Sözleşme’nin 8.maddesinin koruma-alanında olduğu anlaşılmaktadır. (Burghartz/İsviçre, B.No: 16213/90, 22/2/1994, § 24; Stjerna/ Finlandiya, B.No: 18131/91, 25/11/1994, § 37;Niemietz/Almanya, B.No: 13710/88, 16/12/1992, § 29). 1982 Anayasasına gelince; Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Belirtilen fıkraya göre, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmektedir. Bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlük hakkı ile bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına karşılık gelmektedir. Bireyin yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir unsuru haline gelen, birey olarak kimliğin belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri ve vazgeçilmez, devredilmez, kişiye sıkı surette bağlı bir kişilik hakkı olan soyadının da kişinin manevi varlığı kapsamında olduğu açıktır. Nitekim Anayasa Mahkemesi 30.03.2012 gün ve E.2011/34, K.2012/48, 10.03.2011 gün ve E.2009/85, K.2011/49, sayılı kararı ile isim hakkı Anayasa’nın 17 maddesi kapsamında değerlendirilmiştir. AİHS’nin “Ayrımcılık” kenar başlıklı 14.maddesi ise; “Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.” hükmünü içermektedir. Sözleşmenin 14. maddesi, diğer bağımsız maddeler tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında ayrımcılığa karşı koruma sağlamaktadır. Ancak her farklı muamele bu maddeye aykırı olmayabilir. Eşdeğer ya da benzer bir konumdaki başka insanlara imtiyazlı muamele yapıldığının ve bu farkın ayrımcılık teşkil ettiğinin kanıtlanması gereklidir. ( National & Provincial Building Society, Leeds Permenant Building Society ve Yorkshire Building Society/lngiltere, 23 Ekim 1997 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1997-VII, § 88). AHİM İçtihatları AİHM’nin içtihatlarına göre, bir farklı muamelenin 14. maddeye aykırı olması için nesnel ve makul bir nedeninin olmaması gereklidir. Böyle bir nedenin varlığı demokratik toplumlarda normalde geçerli olan ilkelere göre değerlendirilir. AİHS’nin belirlediği bir hakkın kullanımındaki farklı bir muamelenin meşru bir amacı olması da yeterli değildir. “Kullanılan yöntem ile gerçekleştirilmesi istenilen amaç arasında makul bir oransal bağ olmadığı” kanıtlandığında da 14. maddenin ihlal edildiği kabul edilir. ( Petrovic/Avusturya, 27 Mart 1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-H, § 30 ve Lithgov/ ve Diğerleri/İngiltere, 8 Temmuz 1986 tarihli karar, Seri A sayı 102, § 177). Başka bir deyişle ayrımcılık kavramı, genellikle, AİHS’nin daha iyi muameleyi gerekli kılmadığı durumlarda da dahil geçerli bir neden olmadan bir kişi ya da gruba diğerlerinden daha kötü bir muamelede bulunmayı kapsar. ( Abdülazîz, Cabales ve balkandalı/İngiltere, 28 Mayıs 1985 tarihli karar, Seri A sayı 94, § 82). Burada şunun ifade edilmesi gereklidir ki; 14. madde, temelde farklı olgusal durumların nesnel bir şekilde değerlendirilmesine dayanan; kamu çıkarlarına bağlı oldukları için topluluğun çıkarlarının korunması ile AİHS’nin güvence altına aldığı hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi arasında adil bir denge kuran farklı muameleleri yasaklamamaktadır. ( GMB ve K.M./İsviçre (karar), sayı 36797/97,27 Eylül 2001). Bu nedenle taraf-Devletler, benzer-durumlar arasındaki küçük farklılıkların hangi durumlarda yasalarda farklı muameleyi gerekli kıldığını belirlemede bir dereceye kadar takdir-hakkına sahiptir. Bu hakkın kapsamı durumlara, konuya ve konunun geçmişine göre değişebilir. (Rasmussen/Danimarka, 28 Kasım 1984 tarihli karar, Seri A sayı 87, § 40 ve Inze/Avusturya 28 Ekim 1987 tarihli karar, Seri A sayı 126, § 41). Ancak, yalnızca cinsiyete dayalı bir farklı muamelenin AİHS’ye uygun olduğunun kabul edilebilmesi için çok geçerli nedenler sunulması gereklidir (Schuler-Zgraggen/İsviçre, 24 Haziran 1993 tarihli karar, Seri A sayı 263, § 67). Somut Olay Somut olayda; davacının iddiası, evli erkeklerin evlenmeden önceki soyadlarını kullanabilmelerine karşın evli kadınların evlendikten sonra yalnızca kızlık soyadlarını kullanamamaları hakkındadır. Bu durumun, benzer konumdaki kişiler arasında cinsiyete dayalı “farklı muamele” teşkil ettiği şüphesizdir. Hemen ifade edilmelidir ki; farklı muameleyi haklı çıkartacak ikna edici gerekçeler gösterilmediği müddetçe 14. maddenin ilkesel olarak, erkek ve kadına eşit şekilde uygulanmasını zorunludur. Hukuk Genel Kurulunca, kızlık soyisminin kullanılmasının aile birliğinin sağlanmasında olumsuz etkisi olacağı savunulmaktadır. Buna karşın, aile birliğinin sağlanmasında ortak bir soyadın kullanılmasının etkisinin bulunmadığı kabul edilmiştir. Ortak soyadın bu konuya geleneksel yaklaşım dışında bir katkısının bulunmadığı ortak bir aile ismi ile aile birliğinin yansıtılmaması halinde, evli çiftlerin ve/veya üçüncü tarafların somut ya da önemli bir sorun ile karşılaşmayacağı, nüfus hizmetlerinin yürütülmesinde çıkabilecek bir takım aksaklıların da teknik düzenlemeler ile aşılabileceği kabul edilmiştir. Evli Kadınların Kocalarının Soyadını Kullanmasının Makul Bir Nedeni Olmadığı Ayrıca Hukuk Genel Kurulunca, evli kadınların aile birliği adına kocalarının soyadını taşımak zorunda bırakılmalarının -önüne kendi kızlık soyadlarını ekleyebilseler de- nesnel ve makul bir nedeni olmadığını kabul edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu, geleneksel kocanın soyadına dayalı aile ismi sisteminden, evli çiftlerin kendi soyadlarını kullanabilmelerine izin veren başka bir sisteme geçişin doğum, evlilik ve ölüm kayıtlarının tutulması konusunda yaratacağı sorunların önemini göz ardı etmemiştir. Ancak bireylerin seçtikleri isme göre, saygınlık ve itibarla yaşamalarını sağlamak için toplumdan bir miktar sıkıntı çekmesini beklemek de makul olacaktır. (Mutatis mutandis, Christine Goodwin/lngiltere [GC], sayı 28957/95, § 91, AİHM 2002-VI). Bu nedenle yukarıda belirtilen ve ülkemizin de taraf olduğu uluslararası metinlerde aralarında soyadı seçiminin de bulunduğu birçok konuda cinsiyete dayalı ayrımcılığı yok etme yükümlülüğü dikkate alındığında aile birliğini ortak bir aile ismi aracılığıyla yansıtma amacı, cinsiyete dayalı farklı muamele için yeterli bir gerekçe oluşturmamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu farklı muamele 8. maddeyle beraber düşünüldüğünde 14. maddeye aykırı olduğu açıktır. Görüşmeler sırasında tartışılan bir diğer mesele de şu olmuştur: Anayasa Mahkemesi önüne iptal istemiyle götürülen ancak iptal edilmeyen TMK 187 maddesinin yürürlükte olduğu dikkate alındığında, yürürlükte olan bir maddenin Anayasa’nın 17, AİHS’nin 8 ve 14. maddeleri karşısında uygulanmasının gerekip gerekmediği tartışma konusu olmuştur. Yapılan görüşme sonunda şu sonuca varılmıştır: Anayasa’nın 90.maddesine göre usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarda yer alan düzenlemeler kanun hükmündedir. 7/5/2004 tarihinde yapılan değişiklikle fıkraya eklenen son-cümleyle hukukumuzda kanunlarla temel-hak-ve-özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar arasında bir çeşit hiyerarşi ihdas edilmiştir. Ayrıca aralarında uyuşmazlık bulunması halinde antlaşmalara öncelik tanınacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme uyarınca, temel-hak-ve-özgürlüklere ilişkin uluslararası bir antlaşma ile bir kanun hükmünün çatışması halinde, uluslararası antlaşma hükmünün öncelikle uygulanması gerekir. Bu durumda başta yargı mercileri olmak üzere, birbiriyle çatışan temel hak ve özürlüklere ilişkin bir uluslararası antlaşma hükmü ile bir kanun hükmünü önlerindeki olaya uygulamak durumunda olan uygulayıcıların, kanunu gözardı ederek uluslararası antlaşmayı uygulama yükümlülükleri vardır. Belirtilen düzenleme uyarınca, uluslararası insan hakları hukukunun temel belgelerinden olan ve Türkiye’nin usulüne uygun olarak onaylayıp taraf olduğu Sözleşme iç hukukta doğrudan uygulanma kabiliyetini haizdir. Sözleşme’nin 8. maddesi özel hayata ve aile hayatına saygıyı ifade ederken, 14. maddesi cinsiyete dayalı ayrımcılığı yasaklamaktadır. AİHM’in, kişinin soyadını özel hayat kapsamında değerlendirerek evli kadının kocasının soyadını kullanma zorunluluğunu özel hayata müdahale olarak kabul ettiği birçok kararında, soyadı kullanımı ile ilgili başvurular, Sözleşme’nin 8. maddesinde yer alan “özel hayatın ve aile hayatının korunması” ilkesi kapsamında incelenmiş ve kadının evlendikten sonra yalnızca evlilik öncesi soyadını kullanmasına ulusal mercilerce izin verilmemesinin, Sözleşmenin özel hayatın gizliliğini öngören 8. maddesiyle bağlantılı olarak, ayrımcılığı yasaklayan 14. maddesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. (Ünal Tekeli/Türkiye, B. No: 29865/96, 16/11/2004; Leventoğlu Abdulkadiroğlu/Türkiye, B. No: 7971/07, 28/5/2013;Tuncer Güneş/Türkiye, B. No: 26268/08, 3/10/2013; Tanbay Tüten/Türkiye, B. No:38249/09, 10/12/2013). Anayasa’nın 90. maddenin beşinci fıkrası uyarınca, Sözleşmeler hukuk sistemimizin bir parçası olup, kanunlar gibi uygulanma özelliğine sahiptir. Yine uygulamada bir kanun-hükmü ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin olan sözleşme hükümleri arasında bir uyuşmazlığın bulunması halinde, sözleşme-hükümlerinin-esas-alınması zorunludur. Bu kural bir zımni ilga kuralı olup, temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümleriyle çatışan kanun hükümlerinin uygulanma kabiliyetini ortadan kaldırmaktadır. Direnmeye konu yargılama kapsamında verilen kararın 4721 sayılı Kanun’un 187. maddesine dayanarak verildiği anlaşılmaktadır. Ancak, yukarıda yer verilen tespitler ışığında ilgili Kanun hükmünün sözü edilen Sözleşme hükümleri ile çatıştığı görülmektedir. Bu durumda, uyuşmazlığı karara bağlayan ilk derece Mahkemelerinin, AİHS ve diğer uluslararası insan hakları antlaşmaları ile çatışan 4721 sayılı Kanun’un 187. maddesini kararlarına esas almayarak, başvuru konusu uyuşmazlık açısından Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca uygulanması gereken uluslararası sözleşme hükümlerini dikkate alması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Değerlendirme Somut olaya gelince: sebep önemli olmaksızın davacı evlilik birliği içinde sadece kızlık soyismini kullanmak istemektedir. Kızlık soyisminin kullanmak istemek için haklı bir gerekçenin bulunmasına ihtiyaç bulunmamaktadır. Bu hak AİHS 8 ve Anayasanın 17. maddeleri kapsamında bir insan hakkıdır. Cinsiyete dayalı olarak bir ayrıma tabi tutulmaksızın erkek ve kadın arasında eşit şekilde uygulanmalıdır. Aksi durum AİHS’nin 14. maddesine aykırılık teşkil edecektir. Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olup, onanmalıdır. Sonuç Davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, 30.09.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi. Kızlık soyadı konusunda ayrıntılı bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.