Wordsmith

Reader

Read the latest posts from Wordsmith.

from orhukuk

Kızlık Soyadını Kullanmak için Haklı Gerekçeye İhtiyaç Yoktur Kızlık Soyadı Kullanmak İçin Haklı bir Gerekçeye İhtiyaç Olmaması-Emsal Yargıtay Kararı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2014/889 Esas, 2015/2011 Karar Sayılı Kararı EVLİLİK SOYADININ İPTALİ İLE EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE KIZLIK SOYADININ KULLANILMASI İSTEMİ KIZLIK SOYADINI KULLANMAK İÇİN HAKLI BİR GEREKÇEYE İHTİYAÇ OLMAMASI EVLİ KADINLARIN KOCALARININ SOYADINI TAŞIMA ZORUNLULUĞIU CİNSİYETE DAYALI FARKLI MUAMELE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE İLİŞKİN ULUSLARARASI BİR ANLAŞMA İLE BİR KANUN HÜKMÜNÜN ÇATIŞMASI “İçtihat Metni” Taraflar arasındaki “kızlık soyadının kullanılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 11. Aile Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Bu karar davalı Nüfus Müdürlüğü Temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir. Bunun üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 21.02.2013 gün ve 2012/2319 E. 2013/4523 K. sayılı ilamıyla; “Davacı, evlenmekle yasa gereği kocasının soyadını almıştır. Kocasının soyadı önünde evlenmeden önceki soyadını da kullanmaktadır. Mahkemece; davacının evlenmekle aldığı kocasının soyadının iptaline, kızlık soyadını kullanmasına izin verilmesine karar verilmiş, hükmü nüfus idaresi temyiz etmiştir. Verilen karar, evlenen kadının soyadı ile ilgili olduğuna göre, işin aile mahkemelerinin görevine girdiği kabul edilmiştir. Ve karar aile kütüklerinde değişiklik sonucunu hasıl edeceğinden nüfus idaresinin kararı temyiz yetkisinin bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır (5490 s. NHK. m. 37). Evli Kadının Soyadı Değişikliği Mahkemece verilen karar, evli kadının soyadında değişikliğe ilişkindir. Evli kadının soyadı, kocasına bağlı olarak değişebilir. Kocasının soyadında bir değişiklik olmadıkça evlenen kadın kocasının soyadını taşımak zorundadır. Yasal düzenleme böyledir (TMK. m. 187). Evlilik boşanma veya iptal kararıyla sona ermedikçe evli kadının yalnızca evlenmeden önceki soyadını kullanması yasal olarak mümkün bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin Bakışı Anayasanın 10. maddesinde 5170 sayılı yasayla ve 41. maddesinde 4709 sayılı yasayla yapılan değişikliklere rağmen Anayasa Mahkemesi, Türk Medeni Kanununun 187. maddesinde yer alan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görmemiştir. Bu hükmün iptali için yapılan itiraz başvurusunu 10.03.2011 tarihli E:2009/85, K:2011/49 sayılı kararıyla reddetmiştir (21.10.2011 tarihli 28091 sayılı Resmi Gazete). Anayasa Mahkemesi kararları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar (Anayasa m. 153/son). Yasa hükmü yürürlükte bulundukça mahkemenin yasal düzenlemeye aykırı düşecek şekilde karar tesis etmesi olanağı yoktur. Anayasanın 90. maddesine 5170 sayılı yasayla ilave edilen, milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınacağına ilişkin düzenleme “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hüküm içermesi” hali için geçerlidir. Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve özgürlüklere ilişkin başta İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile temel hak ve özgürlükleri düzenleyen diğer sözleşmelerde, evli kadının “evlenmeden önceki soyadını muhafaza edeceğine” ilişkin açık bir hüküm ve düzenleme bulunmamaktadır. Başka bir ifade ile “aynı konuda farklı hüküm” söz konusu değildir. AİHM Tekeli vs. Türkiye Davası İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi “Tekeli-Türkiye” kararında kişinin soyadını, özel hayatın kapsamında kabul etmiştir. Türk Medeni Kanununun 187. maddesindeki düzenlemenin “evli kadına kocasının soyadını taşımayı dayattığını belirtmiştir. Bunun da soyadını seçme ve evlenmeden önceki soyadını muhafaza etme hakkını ortadan kaldırdığını söylemiştir. Bu kapsamda, yasal düzenlemenin Sözleşmenin 8. maddesinde düzenlenen “özel hayata” müdahale oluşturduğunu kabul ederek ihlal kararı vermiştir. Burada ihlale yol açan, ulusal mahkemelerin uygulaması veya yasa hükmünü yorum tarzı değil; yasal düzenlemenin bizatihi kendisidir. Bu düzenleme değiştirilmedikçe mahkemeler yasaya uygun karar vermekle yükümlüdür. Bu bakımdan, yerel mahkemenin olayda uygulanma olanağı bulunmayan Anayasa’nın 90/son maddesinden hareketle ulaştığı sonuç, doğru değildir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılık etkisini de bertaraf edici niteliktedir. Böyle bir yaklaşım “yürürlükte olan yasa hükmüne aykırı kararlar verilmesi” sonucunu hasıl eder. Bu ise Türk Medeni Kanununun benimsediği aile birliğinin ve bütünlüğünün kocanın soyadı üzerinden devamına ilişkin genel prensibi ve kamu düzenini bozar. Öyleyse davanın reddine karar verilmelidir. Açıklanan hususlar gözetilmeksizin yasal olmayan gerekçelerle yazılı şekilde karar verilmesi doğru bulunmamıştır.” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Temyiz Eden: Davalı Nüfus Müdürlüğü Temsilcisi HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, evlilik soyadının iptali ile evlilik birliği içinde kızlık soyadının kullanılması istemine ilişkindir. Tarafların İddia ve Savunmaları Davacı H.. Y.. vekili 13/01/2011 harç tarihli dava dilekçesinde özetle; Müvekkilinin araştırma görevlisi olarak “Yılmaz” soyismi ile birçok akademik eseri bulunduğunu, Aynı zamanda uluslararası gemilerde üçüncü kaptan olarak görev yapan müvekkilinin uluslararası limanlardan “Yılmaz” soyismi ile defalarca giriş çıkış yaptığını, Tüm bu başarılarının yanı sıra müvekkilinin kadın olarak soyadı gibi kişiye sıkı sıkıya bağlı devredilmez bir kişilik hakkının kullanım hakkını haiz olduğunu, Evlendiği eşinin soyadını kullanmak zorunda bırakıldığını, Çoğu Avrupa ülkesinde eşitlikçi bir yaklaşımla bu sorunun aşıldığını, Kadın kendi soyadını eşinin soyadına bağımlı olmaksızın evlendikten sonra da koruyabildiği gibi kendi soyadını eşine de çocuklarına da verebildiğini hatta aile adı olarak da kullanabildiğini iddia ederek müvekkilinin evlenmekle edindiği “Yüksekyıldız” soyadının iptali ile sadece kızlık soyadı olan “Yılmaz” soyismini kullanmasına karar verilmesini istemiştir. Davalı N.. M.. cevap vermemiştir. Dahili davalı E.. Y.. 18.04.2011 tarihli cevap dilekçesinde “davanın kişilik hakkının korunmasına yönelik ve haklı bir dava olduğunu kabul ediyorum” şeklinde beyanda bulunmuştur. Mahkemece istem kabul edilmiş, davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisinin temyiz istemi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle karar bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilerek ilk kararda direnilmiştir. Direnme kararı davalı temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir. Uyuşmazlığı Temeli Uyuşmazlık, AİHS karşısında AYM kararlarının bağlayıcı olup-olmadığı; varılacak sonuca-göre TMK 187.madde-hükmüne-rağmen kadının evlilik-birliği içinde sadece kendi soyadını kullanıp-kullanamayacağı noktasında toplanmaktadır. 1982 Anayasasının 90. maddesinin son fıkrasında; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü yer almaktadır. Bu durumda mahkemelerin önlerine gelen uyuşmazlıklarda, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hal böyle olunca, uyuşmazlığa ilişkin yasa-hükümleri ve Türkiye-Cumhuriyetinin taraf olduğu AİHS ve buna göre oluşan içtihatlarla diğer uluslararası-sözleşmelerin incelenmesi gerekmektedir. Kızlık Soyadının Kullanılmasına İlişkin Türkiye’deki Süreç İşin esasının incelenmesine geçilmeden önce kadının evlilik birliği içinde sadece kızlık soyismini kullanmasına dair ülkemizdeki süreç hakkında kısaca bilgi verilmesi gereklidir. Mülga 743 sayılı Medeni Kanunun 153. maddesinde kadının, kocanın aile ismini taşıyacağı düzenlenmişti. 14 Mayıs 1997’de Medeni Kanun’un 153. maddesinin değiştirilmesinden sonra evli kadınların kızlık soyadlarını evlilikten sonraki soyadlarının önünde kullanabileceği kabul edilmişti. 22 Kasım 2001 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK ile ailenin temsilinde, ekonomik etkinliklerde ve aileyi ve çocukları etkileyen kararların alınmasında kadını erkekle eşit bir konuma getirmiştir. Diğer bazı yeniliklerin yanı sıra erkeğin aile reisi olarak kabul edilmesinden vazgeçilmiştir. Erkek de kadın da aileyi temsil gücüne kavuşmuştur. Ne var ki MK 2001’de yürürlüğe girmesine rağmen, evlilikten sonraki aile-ismine yönelik, kadınları kocalarının ismini almaya zorlayan hükümler değişmeden kalmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelere rağmen gerekli düzenleme yapılmamıştır. AİHM’nin ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru sonucunda verdiği ihlal kararlarıyla evlilik birliği için kadının sadece kendi soyismini kullanmasına imkân tanınmıştır. İşin esasına gelince; AİHS’nin “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir: “(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.” düzenlemesini içermektedir. Özel yaşama saygı hakkı alt kategorisinde geçen “özel yaşam” kavramı AİHM tarafından oldukça geniş yorumlanmakta ve bu kavrama ilişkin tüketici bir tanım yapmaktan özellikle kaçınılmaktadır. Kişinin bireyselliğinin, yani bir kişiyi diğerlerinden ayıran ve onu bireyselleştiren niteliklerin hukuken-tanınması ve bu unsurların güvence-altına-alınması son derece önemlidir. Birçok uluslararası insan hakları belgesinde “kişiliğin serbestçe geliştirilmesi” kavramına yer verilmektedir. Ancak, Sözleşme kapsamında bu kavrama açıkça işaret edilmediği görülmektedir. Bireyin Kişiliğini Geliştirmesi ve Gerçekleştirmesi Bununla birlikte, Sözleşme’nin denetim organlarının içtihatlarında, “bireyin kişiliğini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi” kavramının, özel yaşama saygı hakkının kapsamının belirlenmesinde temel-alındığı anlaşılmaktadır. Özel-yaşamın korunması hakkının sadece mahremiyet hakkına indirgenemeyeceği gerçeği karşısında, kişiliğin serbestçe geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuksal çıkar bu-hakkın kapsamına dâhil edilmiştir. Bu kapsamda dış dünya ile ilişki kurma noktasında son derece önemli olan isim hakkı da, Sözleşme denetim organları tarafından ön ad ve soyadını kapsayacak şekilde maddenin güvence alanı içinde yorumlanmıştır. AİHM, Sözleşmenin 8. maddesinin ad ve soyadı konusunda açık bir hüküm içermediğini belirtmektedir. AİHM’e göre; Kişinin kimliğini ve aile bağlarının belirlenmesinde kullanılan bir araçtır. Bu nedenle, soyadı, mesleki bağlamın yanı sıra, bireylerin özel-aile yaşamında diğer insanlarla sosyal-kültürel veya diğer türden ilişkiler kurabilmesi için önemlidir. Onları dış dünyaya tanıtma fonksiyonunu üstlendiği, belirli bir dereceye kadar diğer kişilerle ilişki kurmayı da içeren özel yaşama ve aile yaşamına saygı hakkıyla ilgili olduğunu ve bir kamu hukuku konusu olarak toplumun ve Devletin adların düzenlenmesi konusuyla ilgilenmesinin bu unsuru özel hayat ve aile hayatı kavramlarından uzaklaştırmayacağını kabul etmektedir. Bu kapsamda, soyadı değiştirme ile çocuğun-kadının soyadı bağlamında AİHM içtihatlarına konu edildiği görülen soyadının da Sözleşme’nin 8.maddesinin koruma-alanında olduğu anlaşılmaktadır. (Burghartz/İsviçre, B.No: 16213/90, 22/2/1994, § 24; Stjerna/ Finlandiya, B.No: 18131/91, 25/11/1994, § 37;Niemietz/Almanya, B.No: 13710/88, 16/12/1992, § 29). 1982 Anayasasına gelince; Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Belirtilen fıkraya göre, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmektedir. Bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlük hakkı ile bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına karşılık gelmektedir. Bireyin yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir unsuru haline gelen, birey olarak kimliğin belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri ve vazgeçilmez, devredilmez, kişiye sıkı surette bağlı bir kişilik hakkı olan soyadının da kişinin manevi varlığı kapsamında olduğu açıktır. Nitekim Anayasa Mahkemesi 30.03.2012 gün ve E.2011/34, K.2012/48, 10.03.2011 gün ve E.2009/85, K.2011/49, sayılı kararı ile isim hakkı Anayasa’nın 17 maddesi kapsamında değerlendirilmiştir. AİHS’nin “Ayrımcılık” kenar başlıklı 14.maddesi ise; “Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.” hükmünü içermektedir. Sözleşmenin 14. maddesi, diğer bağımsız maddeler tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında ayrımcılığa karşı koruma sağlamaktadır. Ancak her farklı muamele bu maddeye aykırı olmayabilir. Eşdeğer ya da benzer bir konumdaki başka insanlara imtiyazlı muamele yapıldığının ve bu farkın ayrımcılık teşkil ettiğinin kanıtlanması gereklidir. ( National & Provincial Building Society, Leeds Permenant Building Society ve Yorkshire Building Society/lngiltere, 23 Ekim 1997 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1997-VII, § 88). AHİM İçtihatları AİHM’nin içtihatlarına göre, bir farklı muamelenin 14. maddeye aykırı olması için nesnel ve makul bir nedeninin olmaması gereklidir. Böyle bir nedenin varlığı demokratik toplumlarda normalde geçerli olan ilkelere göre değerlendirilir. AİHS’nin belirlediği bir hakkın kullanımındaki farklı bir muamelenin meşru bir amacı olması da yeterli değildir. “Kullanılan yöntem ile gerçekleştirilmesi istenilen amaç arasında makul bir oransal bağ olmadığı” kanıtlandığında da 14. maddenin ihlal edildiği kabul edilir. ( Petrovic/Avusturya, 27 Mart 1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-H, § 30 ve Lithgov/ ve Diğerleri/İngiltere, 8 Temmuz 1986 tarihli karar, Seri A sayı 102, § 177). Başka bir deyişle ayrımcılık kavramı, genellikle, AİHS’nin daha iyi muameleyi gerekli kılmadığı durumlarda da dahil geçerli bir neden olmadan bir kişi ya da gruba diğerlerinden daha kötü bir muamelede bulunmayı kapsar. ( Abdülazîz, Cabales ve balkandalı/İngiltere, 28 Mayıs 1985 tarihli karar, Seri A sayı 94, § 82). Burada şunun ifade edilmesi gereklidir ki; 14. madde, temelde farklı olgusal durumların nesnel bir şekilde değerlendirilmesine dayanan; kamu çıkarlarına bağlı oldukları için topluluğun çıkarlarının korunması ile AİHS’nin güvence altına aldığı hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi arasında adil bir denge kuran farklı muameleleri yasaklamamaktadır. ( GMB ve K.M./İsviçre (karar), sayı 36797/97,27 Eylül 2001). Bu nedenle taraf-Devletler, benzer-durumlar arasındaki küçük farklılıkların hangi durumlarda yasalarda farklı muameleyi gerekli kıldığını belirlemede bir dereceye kadar takdir-hakkına sahiptir. Bu hakkın kapsamı durumlara, konuya ve konunun geçmişine göre değişebilir. (Rasmussen/Danimarka, 28 Kasım 1984 tarihli karar, Seri A sayı 87, § 40 ve Inze/Avusturya 28 Ekim 1987 tarihli karar, Seri A sayı 126, § 41). Ancak, yalnızca cinsiyete dayalı bir farklı muamelenin AİHS’ye uygun olduğunun kabul edilebilmesi için çok geçerli nedenler sunulması gereklidir (Schuler-Zgraggen/İsviçre, 24 Haziran 1993 tarihli karar, Seri A sayı 263, § 67). Somut Olay Somut olayda; davacının iddiası, evli erkeklerin evlenmeden önceki soyadlarını kullanabilmelerine karşın evli kadınların evlendikten sonra yalnızca kızlık soyadlarını kullanamamaları hakkındadır. Bu durumun, benzer konumdaki kişiler arasında cinsiyete dayalı “farklı muamele” teşkil ettiği şüphesizdir. Hemen ifade edilmelidir ki; farklı muameleyi haklı çıkartacak ikna edici gerekçeler gösterilmediği müddetçe 14. maddenin ilkesel olarak, erkek ve kadına eşit şekilde uygulanmasını zorunludur. Hukuk Genel Kurulunca, kızlık soyisminin kullanılmasının aile birliğinin sağlanmasında olumsuz etkisi olacağı savunulmaktadır. Buna karşın, aile birliğinin sağlanmasında ortak bir soyadın kullanılmasının etkisinin bulunmadığı kabul edilmiştir. Ortak soyadın bu konuya geleneksel yaklaşım dışında bir katkısının bulunmadığı ortak bir aile ismi ile aile birliğinin yansıtılmaması halinde, evli çiftlerin ve/veya üçüncü tarafların somut ya da önemli bir sorun ile karşılaşmayacağı, nüfus hizmetlerinin yürütülmesinde çıkabilecek bir takım aksaklıların da teknik düzenlemeler ile aşılabileceği kabul edilmiştir. Evli Kadınların Kocalarının Soyadını Kullanmasının Makul Bir Nedeni Olmadığı Ayrıca Hukuk Genel Kurulunca, evli kadınların aile birliği adına kocalarının soyadını taşımak zorunda bırakılmalarının -önüne kendi kızlık soyadlarını ekleyebilseler de- nesnel ve makul bir nedeni olmadığını kabul edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu, geleneksel kocanın soyadına dayalı aile ismi sisteminden, evli çiftlerin kendi soyadlarını kullanabilmelerine izin veren başka bir sisteme geçişin doğum, evlilik ve ölüm kayıtlarının tutulması konusunda yaratacağı sorunların önemini göz ardı etmemiştir. Ancak bireylerin seçtikleri isme göre, saygınlık ve itibarla yaşamalarını sağlamak için toplumdan bir miktar sıkıntı çekmesini beklemek de makul olacaktır. (Mutatis mutandis, Christine Goodwin/lngiltere [GC], sayı 28957/95, § 91, AİHM 2002-VI). Bu nedenle yukarıda belirtilen ve ülkemizin de taraf olduğu uluslararası metinlerde aralarında soyadı seçiminin de bulunduğu birçok konuda cinsiyete dayalı ayrımcılığı yok etme yükümlülüğü dikkate alındığında aile birliğini ortak bir aile ismi aracılığıyla yansıtma amacı, cinsiyete dayalı farklı muamele için yeterli bir gerekçe oluşturmamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu farklı muamele 8. maddeyle beraber düşünüldüğünde 14. maddeye aykırı olduğu açıktır. Görüşmeler sırasında tartışılan bir diğer mesele de şu olmuştur: Anayasa Mahkemesi önüne iptal istemiyle götürülen ancak iptal edilmeyen TMK 187 maddesinin yürürlükte olduğu dikkate alındığında, yürürlükte olan bir maddenin Anayasa’nın 17, AİHS’nin 8 ve 14. maddeleri karşısında uygulanmasının gerekip gerekmediği tartışma konusu olmuştur. Yapılan görüşme sonunda şu sonuca varılmıştır: Anayasa’nın 90.maddesine göre usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarda yer alan düzenlemeler kanun hükmündedir. 7/5/2004 tarihinde yapılan değişiklikle fıkraya eklenen son-cümleyle hukukumuzda kanunlarla temel-hak-ve-özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar arasında bir çeşit hiyerarşi ihdas edilmiştir. Ayrıca aralarında uyuşmazlık bulunması halinde antlaşmalara öncelik tanınacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme uyarınca, temel-hak-ve-özgürlüklere ilişkin uluslararası bir antlaşma ile bir kanun hükmünün çatışması halinde, uluslararası antlaşma hükmünün öncelikle uygulanması gerekir. Bu durumda başta yargı mercileri olmak üzere, birbiriyle çatışan temel hak ve özürlüklere ilişkin bir uluslararası antlaşma hükmü ile bir kanun hükmünü önlerindeki olaya uygulamak durumunda olan uygulayıcıların, kanunu gözardı ederek uluslararası antlaşmayı uygulama yükümlülükleri vardır. Belirtilen düzenleme uyarınca, uluslararası insan hakları hukukunun temel belgelerinden olan ve Türkiye’nin usulüne uygun olarak onaylayıp taraf olduğu Sözleşme iç hukukta doğrudan uygulanma kabiliyetini haizdir. Sözleşme’nin 8. maddesi özel hayata ve aile hayatına saygıyı ifade ederken, 14. maddesi cinsiyete dayalı ayrımcılığı yasaklamaktadır. AİHM’in, kişinin soyadını özel hayat kapsamında değerlendirerek evli kadının kocasının soyadını kullanma zorunluluğunu özel hayata müdahale olarak kabul ettiği birçok kararında, soyadı kullanımı ile ilgili başvurular, Sözleşme’nin 8. maddesinde yer alan “özel hayatın ve aile hayatının korunması” ilkesi kapsamında incelenmiş ve kadının evlendikten sonra yalnızca evlilik öncesi soyadını kullanmasına ulusal mercilerce izin verilmemesinin, Sözleşmenin özel hayatın gizliliğini öngören 8. maddesiyle bağlantılı olarak, ayrımcılığı yasaklayan 14. maddesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. (Ünal Tekeli/Türkiye, B. No: 29865/96, 16/11/2004; Leventoğlu Abdulkadiroğlu/Türkiye, B. No: 7971/07, 28/5/2013;Tuncer Güneş/Türkiye, B. No: 26268/08, 3/10/2013; Tanbay Tüten/Türkiye, B. No:38249/09, 10/12/2013). Anayasa’nın 90. maddenin beşinci fıkrası uyarınca, Sözleşmeler hukuk sistemimizin bir parçası olup, kanunlar gibi uygulanma özelliğine sahiptir. Yine uygulamada bir kanun-hükmü ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin olan sözleşme hükümleri arasında bir uyuşmazlığın bulunması halinde, sözleşme-hükümlerinin-esas-alınması zorunludur. Bu kural bir zımni ilga kuralı olup, temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümleriyle çatışan kanun hükümlerinin uygulanma kabiliyetini ortadan kaldırmaktadır. Direnmeye konu yargılama kapsamında verilen kararın 4721 sayılı Kanun’un 187. maddesine dayanarak verildiği anlaşılmaktadır. Ancak, yukarıda yer verilen tespitler ışığında ilgili Kanun hükmünün sözü edilen Sözleşme hükümleri ile çatıştığı görülmektedir. Bu durumda, uyuşmazlığı karara bağlayan ilk derece Mahkemelerinin, AİHS ve diğer uluslararası insan hakları antlaşmaları ile çatışan 4721 sayılı Kanun’un 187. maddesini kararlarına esas almayarak, başvuru konusu uyuşmazlık açısından Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca uygulanması gereken uluslararası sözleşme hükümlerini dikkate alması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Değerlendirme Somut olaya gelince: sebep önemli olmaksızın davacı evlilik birliği içinde sadece kızlık soyismini kullanmak istemektedir. Kızlık soyisminin kullanmak istemek için haklı bir gerekçenin bulunmasına ihtiyaç bulunmamaktadır. Bu hak AİHS 8 ve Anayasanın 17. maddeleri kapsamında bir insan hakkıdır. Cinsiyete dayalı olarak bir ayrıma tabi tutulmaksızın erkek ve kadın arasında eşit şekilde uygulanmalıdır. Aksi durum AİHS’nin 14. maddesine aykırılık teşkil edecektir. Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olup, onanmalıdır. Sonuç Davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, 30.09.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi. Kızlık soyadı konusunda ayrıntılı bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

 
Devamını oku...

from bsmall2

Why this Covid-19 reaction?

In a Radical Fun article (1) Sean Michael Wilson wonders why Covid-19 is getting so much more attention, such a larger reaction, than deadlier threats like driving, boozing, and smoking. Sean asks good questions and reminded me of recent thoughts.

I am around fifty years old. It seems like new diseases emerge more frequently. In the 1980s it was AIDS, the first new disease that made an impression on me. For decades, AIDS was the only new disease to worry about. For the most part, with a little care and attention you though you could avoid AIDS. People bought condoms, they were not sold out. Toilet paper did not disappear from shelves. The new diseases don't have to be viruses. After AIDS, it was a long time before we heard of diseases like MRSA, bacterial infections that can't be controlled by anti-biotics. And even if the bacterial disease to evolve soon after AIDS, the infections killed people who were already sick and in the hospital. Healthy consumers didn't seem to need to be too concerned for themselves. Unconsciously maybe people think that since the over-use of anti-biotics keeps bacon cheap, losing premature deaths among the already weakened in hospitals and old age homes are worth it. Maybe we share values with Madeleine Alright: she said that the cost was worth it when asked about sanctions that caused the deaths of Iraqi children. Control of oil in the Middle East helps keep bacon cheap too. But all the chemical colors and additives in bacon contribute to cancer.

Cancer was already old news in the 80s and 90s. And it seemed like it was mostly old people died of cancer. Again, like MRSA, healthy consumers do not have to be too concerned. A construction worker uncle said that in the old days people just died, now they die of something. It may have just been the 80s, or maybe adolescents and young people tend to be oblivious, but it seemed like when you got old, you had to die of something. Unconsciously it was easy to believe that people died of cancer because they were living longer. With general impressions of progress, the unexamined feeling that wealth and health were increasing, it was easy to imagine that more people died of cancer because more people got old enough to die of this particular something. It's a shame we don't spend more time reading and remembering Rachel Carson's Silent Spring and Murray Bookchin's Our Synthetic Environment so that we contain and mitigate the occurrence of cancer by controlling chemical manufacture and use.

So, like Sean asks, why is there such a large reaction to Covid-19 when we seem to accept the greater death tolls from cars, cancers and bacteria. Even among the viruses ebola and influenza kill more people every year. But the poor people in Africa dying of ebola are not able to get on planes and cruise ships to share it with the rest of the world. Sales people do not convene in African countries for seminars before going to ski resorts in France to share ebola with all of Europe. Influenza travels well, but there are vaccines to buy, a lot of us have built up immunity. Again, like MRSA and cancer, the flu seems to kill mostly the weak: people who are already sick, or old and aren't rich enough for fabulous health care. There isn't the same personal stake for the healthy consumer.

The salaried consumer and potential voter can maintain a healthy lifestyle, obtain a decent healthplan and imagine he is relatively immune to a lot of dangers. He can be diligent with his seatbelt and driving. He can avoid alcoholism and nicotine addiction. A lot of people do, people are health conscious.

And as great as the death toll is, we get the feeling, at least in the United States and Japan, that smoking and traffic deaths are decreasing. People are aware of alcoholism and the liver. It's easy to believe that risks are decreasing, as they did with cholera, smallpox, the measles. We are making progress, life is getting better.

But life is not getting better, death is coming sooner. In the United States two young guys made the documentary King Corn after hearing that their generation would not live as long as that of their parents. In Japan too, it seems like the 60 and 70 year olds are not doing much better than the 90 year olds. Progress brought us processed food and high fructose corn syrup: cancer and diabetes. Cancer is helped along by all the factories and vehicles that deliver fast packaged meals… But with some thought and effort we think we can avoid deaths from illnesses like cancer, diabetes, and obesity. Maybe we can look away from premature death thinking “personal responsibility.” A certain percent of the population is going to be susceptible to the advertising strategies and addicting qualities of damaging foods and smokes. But the healthy consumer should be able to avoid these ills.

But these new ills. It seems like you have a lot more leeway to be conscientious with a condom than with a mask. People tend to be more aware of what they are touching in situations that put them at risk for AIDS. But the new flus and SARS, we don't think about touching steel handles and plastic countertops, we are not conscious of touching our faces as often as we do. The healthy consumer has less confidence in avoiding these new diseases.

And the new diseases kill quicker. They don't kill as quickly as fast cars, but they kill much quicker than AIDS and cancer. You can imagine having the time to prepare and die with dignity, or even choose, how to suffer and die with the older diseases. Gasping to death with pneumonia a few weeks after somebody coughs on you. Where's the free will and dignity in that? The risk of going out with a bang charging a car could have a certain primordial allure to it. Like back when the man were courageously disposable, protecting the women and children by charging out to get eaten by large carnivores. That seems like the opposite of bringing a little virus into the home so that the family also gets a chance to suffocate to death.

A great number of healthy consumers seem to enjoy buying big, quick, shiny carnivores. Recent cars seem like they are designed in the image of powerful animals. Transportation options have been limited, so it's hard to get by without a car. We have to justify, or ignore, our contributions to the mayhem of traffic fatalities and injuries. And, with AIDS: the condom shopping is responsible, risk-reducing. We have ways to take a bit of control over the risk, we put on our seatbelts we keep around condoms. Traffic fatalities, for healthy consumers in the “developed” world are decreasing. AIDS is decreasing.

But the new diseases are increasing in frequency. Maybe the greater attention to Covid-19 is a reaction to this increasing frequency. We are evolving new risks at a faster rate, and devolving the ability to manage those risks. In the USA and Japan Covid-19 shows us that politicians are more interesting in subsidizing the systems that produce the new diseases. Maybe more of us are staring to realize that it is the large-scale corporations and world-wide system that produce and transport these diseases. Laura Spinney and Mike Davis help us to see how industrial-scale farming and Victorian-style poverty threaten the health of the healthy consumer too. By healthy consumer I mean a person that is not bodily sick at the moment and can go shopping. If our greatest reaction to the most recent pandemic is panicked toilet paper hoarding we are probably mentally sick. We need something more than retail therapy. Though this may be a good time to join Rose George(5) and buy washlet additions to our toilets, we really have to fix the world system.

Rachel Carson and Murray Bookchin wrote about how chemicals in small amounts seem less harmful, but we don't know how they interact. We are immensely burdened by synthetic chemicals. I wonder if maintaining immunity to all these new diseases will prove to be another burden. The classics, Silent Spring? and Our Synthetic Environment may help us think about what to do about all these threats to our health. We need to work for a global ecology of health, a sane world. As Rachel Carson criticized the use of pesticides for being costly temporary solutions: profitable for manufacturers but catastrophic for ecologies. We are ecologies among ecologies so stupid poisonous solutions are dangerous for us too, it's not just the birds and the old and the poor. Hopefully we are learning to look for wise healthy approaches to our safety and health. For this wisdom we need to look to the health of the entire earth ecology. Covid-19 probably came from bats and other forest animals that were forced to mingle with pigs and industrial people. Perhaps, on the scale of the earth we have “to look for permanent solutions that preserve and strengthen the natural relations in the forest.”(Rachel Carson, Silent Spring) Subsidizing the corporations that destory the forest and the earth's ecology in general is going to make pandemics more frequent, the way catastrophic weather is getting more frequent. We need a world system that doesn't destroy earth ecology.

But to understand why the emergence of such zoonoses – human infections of animal origin – has accelerated in recent decades, you have to understand the forces putting those viruses in our path. They are political and economic. They have to do with the rise of industrial-scale farming concerns in China and the resulting marginalisation of millions of smallholder farmers.

TD: I want to take just a brief side trip. The book you wrote before Planet of Slums was The Monster at Our Door on the avian flu and I realize, as we talk, that it's thematically linked to Planet of Slums because it's also about a kind of planetary slumification – of agriculture.

Davis: A Dickensian world of Victorian poverty is being recreated, but on a scale that would have staggered the Victorians. So, naturally, you wonder whether the preoccupation of the Victorian middle classes with the diseases of the poor isn't returning as well. Their first reaction to epidemics was to move to Hampstead, to flee the city, to try to separate from the poor. Only when it was obvious that cholera was sweeping from the slums into middle-class areas anyway, did you get some investment in minimum sanitation and the public-health infrastructure. The illusion today, as in the 19th century, is that we can somehow separate ourselves, or wall ourselves off, or take flight from the diseases of the poor. I don't think most of us realize the huge, literally explosive concentrations for potential disease that exist.

More than twenty years ago, the leading infectious disease researchers in a series of volumes warned about new and reemerging diseases. Globalization, they observed, was causing planetary environmental instability and ecological change likely to shift the balance between humans and their microbes in a way that could bring about new plagues. They warned as well of the failure to create a disease-monitoring or public-health infrastructure commensurate with globalization.

In my book, I looked at the relationship between the pervasive global slum, everywhere associated with sanitation disasters, with classical conditions favoring the rapid movement of disease through human populations; and on the other side, I focused on how the transformation of livestock production was creating entirely new conditions for the emergence of diseases among animals and their transmission to humans.

“You should have seen Mexico City,” ERRE replies. “I was down there for the Zona Maco Art Fair when the flu pandemonium started. At first it was just a big joke. Everyone was decorating their face masks with Salvador Dali mustaches or big teeth like Bugs Bunny. On mine, I wrote 'Ay cabrón, qué gripón traigo!' ['Oh shit, what a terrible flu I've got!']

“Then the famous archeologist Felipe Solis suddenly died. He was the director of the National Anthropology Museum and the previous week had given Obama a tour of Aztec treasures. There were rumors that he had swine flu. [This was subsequently denied by medical authorities.] That chilled the whole scene. People didn't know what to expect. It was like the Camus novel [The Plague]. Best friends were afraid to give each other an abrazo or a kiss on the cheek. — Mike Davis and ERRE

EXPERTS believe we would be better off ditching toilet paper completely. — (2)

“In the bidet v toilet paper matchup, the nod goes to the bidet. Bidets are healthier than toilet paper. They provide better personal hygiene,” says the US urologist Dr Philip Buffington. Rose George, author of The Big Necessity, a book about the “unmentionable world of human waste and why it matters”, is blunter: “I think only using toilet paper to wipe is pretty filthy, and it’s quite an achievement of the toilet paper industry to have persuaded us that we are clean. My Toto Washlet travel bidet has just broken and I’m bereft.”

#Covid-19 #pandemic #influenza #MikeDavis #RachelCarson #MurrayBookchin #RoseGeorge #flu #LauraSpinney

 
もっと読む…

from orhukuk

Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Suçunda Etkin Pişmanlık Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Suçunda Etkin Pişmanlık-Emsal Yargıtay Kararı Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2017/3600 Esas, 2018/1333 Karar sayılı kararı; “İçtihat Metni” Mahkemesi : ……Ceza Dairesi Suç: Silahlı terör örgütüne üye olma Karar 3713 sayılı Kanunun 3/1 maddesi yollamasıyla TCK’nın 314/2, 3713 sayılı Kanunun 5/1, TCK’nın 53, 58/9, 63 maddeleri uyarınca mahkumiyet hükmüne yönelik istinaf talebinin esastan reddi Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmiştir. Temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebebine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü; Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi; Silahlı Terör Örgütü üyeliğinden hükmolunan cezanın süresine göre sanık müdafilerinin duruşmalı inceleme isteminin CMK’nın 299.maddesi gereğince reddine, Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; Yargıtay Ceza Genel Kurulu Tarafından Onanan Daire Kararı 1-Yargıtay CGK tarafından onanarak kesinleşen Silahlı terör örgütü üyeliğiyle ilgili Dairemizin ilk-derece-mahkemesi sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarih, E:2015/3, K:2017/3 sayılı kararında; Bylock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; Örgüt talimatı ile bu ağadahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, Her türlü şüphedenuzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde, Kişinin silahlı terör örgütüyle bağlantısını gösteren delilolduğunun kabul edildiği dikkate alınarak, Somut dosyada sanığın bylock kullanıcısı olup olmadığınınatılı suçun sübutu açısından belirleyici nitelikte olması karşısında; Temyiz aşamasında dosyaya gönderildiği anlaşılan; sanığın bylock kullanıcısı olduğunu bildiren, “Tespit ve Değerlendirme Tutanağı”, “Bylock analiz raporu”, “Bylock baz analiz tutanağı” Sanığın eşi tarafından kullanıldığının değerlendirildiğinin belirtildiği “107141” id numarasına ilişkin olarak düzenlenen “Bylock analiz raporu” ve “Tespit ve Değerlendirme Tutanağı”nın, CMK’nın 217.maddesi uyarınca duruşmada sanık ve müdafiine okunarak diyeceklerini sorulmuştur. Tüm dosya kapsamının bir bütün halinde değerlendirilmesi suretiyle sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik araştırmayla yazılı şekilde karar verilmesi, 2-Sanık temyiz-aşamasında dosyaya gönderdiği 22.02.2018 ceza infaz kurumu havale tarihli dilekçesiyle silahlı terör örgütü suçuyla ilgili etkin pişmanlık talebinde bulunmuştur. Hakkında TCK’nın 221. maddesinin uygulanmasını istemiştir. Sanığın beyanının alınarak koşulları oluştuğu halde TCK’nın 221.maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi gerekir. Etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması koşulları yoksa pişmanlığın TCK’nın 62.maddesi kapsamında değerlendirilip yeniden hüküm kurulmasında zorunluluk bulunması, 3-Kabul ve uygulamaya göre ise; Anayasa Mahkemesi’nin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E. 2015/85 sayılı iptal kararının gözönüne alınması gerekir. Bu çerçevede; TCK’nın 53. maddesindeki bazıdüzenlemelerin iptal edilmiş olması nedeniyle bu karar doğrultusunda hüküm kurulması gerektiğiningözetilmemesi ve Kanuna aykırı, sanık ve müdafilerinin temyiz dilekçelerinde ileri sürdükleri temyiz itirazları bu itibarlayerinde görülmüştür. Sonuç Yukarıda açıklanan nedenlerle, hükmün CMK’nın 302/2. maddesi uyarınca BOZULMASINA, Sanığın tutuklulukta geçirdiği süreler, mevcut delil durumu ve suç vasfı da dikkate alınarak tutukluluk halinin devamına, 17.04.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Etkin Pişmanlık konusunda daha fazla bilgi için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.

 
Devamını oku...

from orhukuk

Boşanma Davasında Kullanmak İçin Yapılan Ses Kaydı Suç Teşkil Etmez

Boşanma Davası-Ses Kaydı-Emsal Yargıtay Kararı Kararın Özeti: Dava, sanığın eşi ile baldızı arasındaki konuşmaları ses kaydı yaptığından bahisle kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçunu işlediği iddiasıyla açılmıştır. İlk derece mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda sanığın beraatine karar verilmiştir. Yargıtay, boşanma davasında kullanılmak üzere ses kaydı yapan sanığın hukuka aykırı bir amaçla hareket etmediğini ortaya koymuştur. Bu ses kaydının boşanma davasında kullanılması önemlidir. Ses kaydının boşanma davası dışında üçüncü kişilere dinletilmesi özel hayatın gizliliği suçunu oluşturur. Bu açıdan sanığa ek savunma hakkı da tanınarak özel hayatın gizliliği suçu açısından mahkûmiyetine karar verilmesi gerekir. Bu nedenle ilk derece mahkemesi kararının bozulması gerekmektedir. Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin E: 2018/8075, K: 2019/1860 Sayılı Kararı “İçtihat Metni” Mahkemesi : … Asliye Ceza Mahkemesi Suç: Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması Hüküm: Beraat Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçundan sanığın beraatine ilişkin hüküm, katılan tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü: Oluşa ve dosya kapsamına göre; sanık, baldızı olan katılan ile yapmış olduğu yüz yüze konuşmayı kaydetmiştir. Bu kaydı eşine karşı açmış olduğu boşanma davasına delil olarak sunmuştur. Sanığın, boşanma davasındaki iddialarını ispatlama amacı taşıyan eyleminde hukuka aykırı olarak hareket etme bilinciyle davranmadığı anlaşılmıştır. Ancak sanık, içeriğinde eşiyle olan aile yaşantısına ait sıkıntıların ve eşinin …. adlı bir kişiyle olan yakınlığına dair anlatımlara yer verilen ve içeriği itibariyle özel olan konuşma kayıtlarını konuşma ve aile bireyleri ile ilgisi olmayan üçüncü kişi konumunda bulunan tanıklar …. ve …. adlı kişilere dinletmiştir. Bu çerçevede sanığa bu eylemi nedeniyle ek savunma hakkı hatırlatılarak TCK'nın 134/2.maddesinde tanımı yapılan özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanık hakkında mahkumiyete karar verilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadan delillerin takdirinde hataya düşülerek yazılı şekilde beraat kararı verilmesi, Kanuna aykırıdır. Katılanın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüştür. Hükmün bu nedenle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un 321. Maddesi gereğince isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 13.02.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Boşanma Davası-Ses Kaydı

 
Devamını oku...

from Chribs und Krams

https://twitter.com/swissmadame/status/1242446915066892290


#video #corona

 
Weiterlesen...

from Aile ve Boşanma Davaları

Boşanma Davasında Maddi Tazminat

Boşanma Davası-Maddi Tazminat Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Burada boşanma nedeniyle kusursuz eşin uğradığı zararın maddi tazminat yoluyla telafisi amaçlanmaktadır. Boşanma sonucu doğan zarar, boşanmaya sebep olan fiilden kaynaklanmaktadır. Zarar ise malvarlığında meydana gelen bir eksilmedir. Bu sebeple, mevcut olan ve boşanmadan kaynaklanan bir zararın söz konusu olması gerekir. Bu durumda TMK m. 174 vasıtasıyla zararın tazmini yoluna gidilir. Boşanma hukukundaki zarar, nitelik olarak haksız fiilin özel bir türü olarak karşımıza çıkar. Temelde kusura dayanan bir sorumluluk söz konusudur. Buradaki kusurun evlilik içinde meydana gelmiş olması, temelde geçerli olan kusura dayalı sorumluluk esasına kendine özgü bir nitelik kazandıracak ölçüde farklılık getirmemektedir. Maddi tazminata hükmedebilmek için haksız fiil sorumluluğunda olduğu gibi bazı maddî olguların varlığı aranır. 1) Zarara Uğranılması Kusursuz eşin mal varlığının mevcut haliyle boşanma olmasaydı göstereceği durum arasında, iradesi dışında meydan gelen fark zarar unsurunun gerçekleştiğini gösterir. a) Mevcut Zarar Mevcut zarar, “kusursuz” eşin malvarlığında boşanma sebebiyle gerçekleşen eksilmedir. Evlilik sürerken eşlerin karşılıklı yükümlülükleri bir diğeri için hak ve menfaattir. Boşanma sonucunda bu hak ve menfaat sona erer. Sona eren menfaat kusursuz eşin boşanma dolayısıyla uğradığı zarardır. Kusur durumuna göre bu tazminat istenebilir. Tazminata konu olan zararın boşanmanın doğrudan sonucu olması gerekir. Eşlerin boşanma süresinde kendi bakımlarına yaptıkları masraflar, boşanma davası masrafları gibi masraflar tazminata konu olmaz. Burada kastedilen maddi tazminat bakım, dayanışma, ekonomik yardımlaşma hakkının kaybından doğan menfaattir. Zira kanun evin ve çocukların iaşesini eşlere eşit olarak yüklemektedir. Dolayısıyla bir eş diğerinden yararlanmaktadır. Boşanmayla kusursuz ya da az kusurlu eş bu yararlanma hakkını kaybetmektedir. İaşeden kasıt ise, yeme içme, barınma, eğitim, sağlık, giyim ve özellikle çocuklar açısından çeşitli sosyal masraflardır. b) Beklenen Zarar Boşanma anında mevcut olmayan, tam olarak elde edilmiş bulunmayan ancak kusursuz eşin malvarlığında kesin ya da büyük bir ihtimalle meydana gelebilecek artışın boşanma yüzünden engellenmesi beklenen zararı oluşturur. Bu zarar türü boşanmayla eşin mal varlığında fiilen azalma şeklinde ortaya çıkmamaktadır. Ancak malvarlığının artışı engellenmektedir. Bu muhtemel artış boşanma anında yeterince somutlaşmış ise beklenen zarar söz konusudur. Beklenen menfaatler kaynağını evlenme akdinden alır. Evliliğin sona ermesiyle boşanma anında yeterince somutlaşan bu menfaatin boşanma nedeniyle yitirilmesi beklenen zarardır. O halde, boşanmada kusursuz ya da az kusurlu olan eşin bu beklentisi maddi tazminat yoluyla tazmin edilmelidir. Hâkim, kusursuz eşin menfaatlerini dikkate alarak somut olgu ve verilere göre boşanma anında somutlaşmış veya doğması kuvvetle muhtemel menfaatin varlığını kanaat edinirse beklenen zararı tespit eder. 2) Maddi Tazminat Talep Edilen Eşin Kusurlu Olması Kanunda kusursuz veya daha az kusurlu eşin zararlarının tazmini düzenlenirken açıkça kusura dayanan tazminat sorumluluğu düzenlenmiştir. Eğer kusur yoksa maddi tazminat da söz konusu olmaz. Aile hukukunun emrettiği ve gerektirdiği ve eşlerden beklenen davranışların eşler tarafından gösterilmeyerek boşanmaya sebebiyet verilmesi kastedilen kusurdur. Boşanma hükmü ise adeta haksız fiilde hukuka aykırılık gibi sorumluluk unsurudur. Eylemli ayrılık gereğince boşama davası reddedildikten ve karar kesinleştikten itibaren üç yıl geçmiş ve ortak hayat yeniden tesis edilememişse başka husus araştırılmadan boşanmaya karar verilir. Böyle durumlarda haksız bir neticenin doğmasını engellemek için fiili ayrılığa sebep olan eşten maddi tazminat istenebilecektir. Şekli boşanma olan eylemli ayrılık kapsamında açılan boşanma davasında boşanmanın unsurları belli şekle tabidir. Eğer önceki davanın kararında kusur tespiti yapılmışsa orada kesinleşmiş delillere göre ancak boşanmanın gerçekleşeceği dönem itibarıyla zarar doğar. Bu nedenle takdir edilecek tazminat miktarı karar tarihindeki şartlara-zarara göre hesaplanmalıdır. 3) Maddi Tazminat Talep Eden Eşin Kusursuz Ya da Daha Az Kusurlu Olması Kanunda kusursuz ya da evlilik birliğinin sarsılmasında daha az kusurlu olan eşin maddi tazminat talep etme hakkı verilmektedir. Tazminata hükmedebilmek için mahkeme taraflar arasında kusur dağıtımı yapar. Tarafların eşit kusurlu olduğunu takdir ederse maddi tazminat talebinin reddine karar verir. Mahkeme, tarafların kusur oranlarını tespit ederken eşlerin boşanmaya yol açan olaylarda hangi eylemlerinin niçin daha ağır olduğunu ve delillerin birbirine karşı neden üstün tutulduğunu açıklar. 4) İlliyet Bağı Boşanma ile kusursuz ya da az kusurlu eşin uğradığı zararlar arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Kanun “…mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf…” demek suretiyle illiyet bağını hüküm altına almıştır. Eğer boşanma olmasaydı kusursuz veya daha az kusurlu eş zarara uğramayacak idi ise boşanma ve zarar arasında illiyet bağı vardır. Gerçekleşen zararın boşanmaya sebebiyet veren davranış (kusurlu eşin davranışı) yüzünden doğduğu görülebilir olmalıdır. Zira aile hukuku açısından düşünülürse kusurlu eşin bu tür bir davranışı aile refahına ve aile birliğine yönelik olduğundan ve boşanmaya sebebiyet verdiğinden, gerçekleşen zararın doğmasına sebep olmuştur. Bu yüzden, uğranılan zararın gerçek sebebi boşanma gibi görünse de, boşanma, boşanmaya sebep olan kusurlu-davranışın doğurduğu sonuca oturtulan hukuki sonuçtur. Asıl sonuç, doğan zarardır. Boşanmaya sebep olan davranış ise dolaylı değil doğrudan sebeptir. Buna göre kusurlu davranışın sahibi eş, zararla kurulan doğrudan sebep yüzünden sorumludur. Şekli Şartları 1) Boşanma Kararı MK m. 174/I anlamında maddi tazminat kararı verilmesi ancak eşler arasındaki evlilik hakkında bir boşanma kararı verilmesi şartına bağlıdır. Evlilik ilişkisi, boşanma kararı dışında bir sebeple(mesela ölüm) sona ererse, miras hukukunun hükümleri devreye girer, maddi tazminat talebi dikkate alınmaz. 2) Taleple Bağlı Olma ve Süre Şartlarıa) Taleple Bağlı olma Maddî tazminata hâkim tarafından re’sen hükmedilmez. Boşanma sebebiyle zarara uğrayan kusursuz eş tarafından maddî tazminat talebinin mahkemeye ulaşması gerekir. Boşanma davası kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Buna göre, boşanma davası sırasında maddi tazminat boşanma yüzünden zarara uğrayacak olan kusursuz eş tarafından talep edebilir. Sadece bu eş tazminat talebinden feragat edebilir. Maddi tazminat boşanma dava dilekçesi, karşı dava dilekçesi veya cevap dilekçesi ile istenebilir. Bunun yanında maddi tazminat boşanmanın bir fer’i konusudur. Bu nedenle dava süresince duruşma içinde sözlü veya yazılı olarak da boşanma kararı verilmeden önce hâkime iletilebilir. Yeter ki talep eden tazminatın niteliği ve miktarını açıkça belirtsin. Mahkemenin talep ile bağlı kalma zorunluluğu aynı zamanda miktar ile de söz konusudur. Diğer ifadeyle Aile Mahkemesi ancak talep edilen kadar maddi tazminatın ödenmesine karar verebilir. Talepten fazla tazminat ödenmesine karar verilemez. b) Süre Şartı Maddi tazminatı isteme dönemi olarak boşanma davasının süresi asıl süredir. Ancak, dava sürecinde istenmeyen maddi tazminat, MK m. 178 uyarınca boşanma hükmünün kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde istenmek zorundadır. Madde metninde ve kenar başlığında bu sürenin zamanaşımı olduğu belirtilmektedir. Boşanma Davası-Maddi Tazminat

 
Devamını oku...

from orhukuk

İş Kazası ve Meslek Hastalığı Nedeniyle Manevi Tazminat

İş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle zarar gören kişilerin ve yakınlarının manevi tazminat isteyip isteyemeyeceği hususu önemli konulardan biridir. Sosyal Güvenlik Kurumu, ölüm veya yaralamalı iş kazası ve meslek hastalıklarında manevi zararları karşılamamaktadır. İş ve Sosyal Güvenlik hukukuna ilişkin kanunlarda, manevi zararların işverenden istenip istenemeyeceği konusunda bir düzenleme mevcut değildir. Sorumluluk Hukuku alanında kişilik değerlerinin korunmasını 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56. maddesi sağlar. Manevi tazminata uygulamada büyük ölçüde, 22.06.1966 gün ve 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı yön vermektedir. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin uygulaması da bu yöndedir. Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin Manevi Tazminat Değerlendirmesi Daire, önüne gelen birçok uyuşmazlıkta manevi tazminatın niteliği ve işlevini konusunda şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Hâkimin özel halleri gözeterek adalete uygun olarak zarar görene ödenmesine karar vereceği tazminat ne bir ceza ne de gerçek anlamda tazminattır. Amacı, zarar görenin uğradığı zararı, acı ve üzüntüleri dindirecek veya hafifletecek bir tatmin duygusu yaratmaktır. Ancak bu da yeterli değildir. Kişilerin beden-ruh bütünlüğüne yönelik haksız eylemlerde, taksirli davranışlarda tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevi tazminat takdir edilmesi gerekir.” İş kazası ile karşılaşan veya meslek hastalığına yakalanan işçinin manevi tazminat davası açması için mutlaka bedensel zararı bulunması gerekmemektedir. Maluliyet oranı bulunmasına da gerek yoktur. Nitekim Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 02.05.2013 gün ve 2013/157–8924 karar sayılı ilamında; “Somut olayda, maluliyet oranı % 0 olsa dahi, davacının iş kazası neticesi oluşan rahatsızlık nedeniyle bir ay süre ile raporlu kaldığı görülmektedir. Davacının vücut bütünlüğünün zarara uğramış olduğu, sağlam insana göre maluliyet oranı olmasa dahi üzüntü ve elem duyacağı açıktır. Ayrıca ruh bütünlüğünün ihlali de cismani zarar kavramına dâhildir. Bu çerçevede, manevi tazminatın düzenlendiği BK’nun 47 ve TBK’nun 56.maddesinde belirtilen bedensel bütünlüğün zedelenmesi koşulunun somut olayda oluştuğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca da maluliyetin olmadığı, bacağında basit bir kesi olduğu, geçici ya da sürekli iş göremezlik ödeneği ödenmediği, yaralanmasının basit bir tıbbi müdahale ile giderilmesinin mümkün bulunduğundan bahisle mahkemece manevi tazminata hükmedilmemesi yersizdir” denilmiştir. Kanunun Esas Aldığı Ölçü Kanun, manevi tazminatın belirlenmesinde, yalnızca işverenin kusurlu olup olmamasına göre bir ölçüyü esas almamıştır. O nedenle, işverenin kusuru olmasa dahi manevi tazminat verilmesi yoluna gidilebilir (kaçınılmazlık). Bu konuda söylenebilecek bir husus da, manevi tazminatın mutlak olarak maluliyet oranı göz önüne alınarak takdir edilen bir tazminat olmadığıdır. Dairenin O maluliyete rağmen manevi tazminat verilmesi gerektiğine ilişkin kararları vardır. Ağır Bedensel Zarar Halinde Zarar Görenin Yakınları Bir kişinin cismani zarara uğraması durumunda, onun çok yakınlarından birinin de aynı eylem nedeniyle ruhsal ve sinirsel sağlık bütünlüğü ağır şekilde bozulmuşsa onların da manevi tazminat isteyebilecekleri kabul edilmektedir. Yakınları demek ölenle aynı evde oturmak demek değildir. Yakınlar, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ağır bedensel zarara uğrayan işçi ile aralarında içsel ve gerçek bir duygu bağı bulunan ve bu zarar nedeniyle ruh ve beden sağlıkları derinden sarsılmış olan kişilerdir. Bu konuda kan veya sıhri hısımlık bağının bulunması şart değildir. Yakın arkadaş veya dost gibi kişilerin de ruhsal bütünlüklerinin zedelendiğini kanıtlamaları halinde manevi tazminat isteme hakkına sahip olduklarının kabulü gerekir. Ölenin eş ve çocuklar, anne, baba, kardeşler gibi yakınları dışında, aralarında içsel ve gerçek bir duygu bağı bulunduğunu ve ölüm olayının ruh ve bedensel bütünlüklerini zedelediğini kanıtlamaları halinde üvey anne ve baba, evlatlık, nikâhsız eş, nişanlı, amca, hala, dayı, teyze gibi yakınları da manevi tazminat isteme hakkına sahiptirler. İş kazası veya meslek hastalığından önce ana rahmine düşen ve sağ doğan çocuk adına velayeten manevi tazminat davası açılabilir. Çünkü manevi tazminat sadece çekilen acılara değil, çekilecek acılara karşı da takdir olunur. Gerçekten babasını dahi tanımak mutluluğundan yoksun kalacak çocuğun bütün yaşantısı boyunca duyacağı eksiklik ve acı söz götürmez. Ağır bedensel zarardan ne anlaşılması gerektiği kanunda açık değildir. Akli durum ağır bedensel zarardır. Yargıtay’ın Değerlendirmesi Bir olayda sigortalı 34 yaşında geçirdiği iş kazası sonucu % 41.20 oranında iş göremezliğe uğramıştır. Ancak Yargıtay sigortalının eş ve çocukların ruhsal ve sinirsel sağlık bütünlüğünün ağır bir şekilde bozulduğu kabul etmemiş; tazminat talebini reddetmiştir. Başka bir olayda ise, iş kazası sonucu % 41,20 oranında sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının eş ve çocuklarının manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkin davayı kabul etmiş, miktarını yüksek bulmuştur. Ağır bedensel zarara uğrama, her somut olayın kendi özellikleri içinde değerlendirilerek saptanması gereken bir durumdur. Örneğin, işçinin kol, bacak, göz, böbrek gibi hayati önemi bulunan organlarını kaybetmesi veya felç geçirerek yatalak kalması, bitkisel hayata girmesi gibi durumlarda ağır zararın varlığından söz edilebilir. Yargıtay 21. HD 23.12.2013 gün 2013/18582–24569 sayılı kararında; sigortalı, 04.03.2008 tarihinde geçirdiği iş kazası geçirmiştir. Kaza sonucunda gözünün biri tamamen; diğerini kısmen görme yeteneğini kaybetmiştir. Sonuç olarak sigortalı % 38,2 oranında sürekli iş göremezliğe uğramıştır. Burada sigortalının eşinin açtığı manevi tazminat davasında Yargıtay; “olay tarihine, davacı sigortalının sürekli iş göremezlik oranına, tarafların kusur dağılımına ve sosyal ekonomik durumlarına göre eşinin ağır bedensel zararı nedeniyle davacı yararına hükmedilen 20.000,00TL manevi tazminat fazladır” şeklinde yerel mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Manevi Tazminat İsteminin Mirasçılara Sirayeti Manevi tazminat isteminin mirasçılara geçmesi konusunda tek düzenleme TMK’nun 25/4.fıkrasıdır. Buna göre, ”manevi tazminat istemi miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez’.’ Manevi tazminat isteminin mirasçılara geçebilmesi için zarar görenin ölmeden önce manevi tazminat isteme iradesini açıklamış olması gerekir. Bu irade açıklamasıyla manevi tazminat hakkı mameleki bir alacak hakkına dönüşür. Bunun için zarar görenin manevi tazminat davasını açmış veya böyle bir dava açmak için iradesini açıklamış olması gerekir. Bu irade, bir avukata dava açmak için vekaletname verme şeklinde gösterilebilir. Ya da tazminat sorumlusuna her hangi bir yolla, örneğin, noter aracılığıyla veya mektup göndererek manevi tazminat isteminde bulunması şeklinde olabilir. Yargıtay 21. HD 30.11.2012 gün 2010/5628–11845 karar sayılı ilamına göre; “Sigortalı sağlında açtığı davada verdiği kısmi dava dilekçesinde iş kazası sonucu sürekli iş görmezlik nedeniyle maddi tazminatın fazlaya ilişkin istem hakkını ve manevi tazminat istem hakkını saklı tutmuştur. Bu nedenle ölümünden sonra mirasçıları manevi tazminat isteminde bulunabilirler.” Manevi Tazminat İsteminin Devredilmesi TMK’nun 25/4. fıkrasına göre ”Manevi tazminat istemi karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez.” İş Kazası veya Meslek Hastalığı Nedeniyle Manevi Tazminatın Belirlenmesinde Esas Alınan Olgular Manevi tazminat, maddi tazminatın aksine herhangi bir hesaplamaya dayanmaz. Bu tazminatı hâkim somut olayın durumuna göre takdir eder. Elbette bu takdir hakkını kullanırken hâkimin keyfi hareket etmesi söz konusu değildir. Hakim, manevi tazminatı belirlerken “olayın özelliklerini” göz önünde tutacaktır (TBK m. 56/1). Kanun koyucu olayın özelliklerinden anlaşılması gereken husus konusunda hakimi sınırlandırmamıştır. Hakim bunu somut durum ve koşullara göre belirleyecektir. İş Kazası ve Meslek Hastalığında Olayın Özellikleri — Değerlendirme Kıstasları Tarafların kusur durumu, Hak sahiplerinin sayısı, Ölenin yaşı (İş kazasına uğrayan kişinin olay tarihindeki yaşı veya meslek hastalığında rapor tarihindeki yaşının manevi tazminat tutarının belirlenmesinde dikkate alınması gerektiği tartışmasızdır. Örneğin, iş kazası sonucu yüzünde sabit iz kalan 20 yaşında bekar bayanla 50 yaşında evli-çocuklu bayanın yaşadığı manevi zarar farklıdır. Ölüm nedeniyle işçinin yakınlarının açacağı manevi tazminat davalarında da zarar görenini yaşı önem taşımaktadır.), İşçinin maluliyet oranı (Yöntemince belirlenmiş meslekte güç kayıp oranı saptanmadan manevi tazminata karar verilmesi Yargıtay’ca bozma nedeni olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, kontrol kaydı bulunan hallerde kontrol sonucunun beklenmesi gerekir.), Olayın ortaya çıkış şekli (Kaçınılmazlık durumunda Yargıtay herhangi bir hukuki dayanağı olmayan, tamamen işçinin uğradığı zararın yükünü işçide bırakmamak için yani sosyal, hakkaniyet ve etik düşüncelerle zararı taraflar arasında paylaştırmaya karar vermektedir. Bu paylaştırma genellikle %60 işveren,%40 kazalı kusuru şeklindedir.), Trajik sonuçlar (Zararlandırıcı olayın oluş şekli, manevi tazminat tutarının takdirinde etkili durumlardan birisidir. Örneğin maden ocağında meydana gelen patlama sonucu yanarak zarar gören işçinin, helezon gibi makinalara vücudunu kaptıran işçinin, uçaktan düşmesi sonucu yaralanan işçinin lehine hükmedilecek tazminatı saptanırken oluş şeklinin dikkate alınması gerekir.), Tedavinin süreci ve şekli (Yargıtay’a göre, iş kazası sonucu iş göremezlik oranı % 0 olarak tespit edilen sigortalı işçinin hastanede kaldığı ve raporlu olduğu günler, vücut bütünlüğünün zedelenmesi, duyduğu acı ve üzüntü nedeniyle kendisine uygun bir manevi tazminat takdir edilmesi gerekir.), Mağdurun bedensel görünüşü ve tarafların ekonomik durumları (Manevi tazminat davalarında, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını araştırmalıdır. Özellikle zararı ödemekle yükümlü işverenin işletmesinin hacmi, çalışan sayısı, menkul ve gayrımenkul malvarlığı, hükmedilecek tazminatın sonuçlarına katlanıp katlanamayacağı yönünde bilgiler toplamalıdır. Taraflarca kanıt gösterilmesi halinde hepsi bütün halinde incelenerek değerlendirme yapmalıdır.) gibi birden fazla etkenin gözönünde bulundurulmasıdır. İş kazası ve meslek hastalığına dayanan manevi tazminat davaları zamanaşımı süresince açılabilir. Ancak davanın uzun bir müddet geçtikten sonra açılması durumunda olay nedeniyle manevi-zarar yaşanmadığı söylenemezse de, zararın-miktarının çok fazla olmadığı söylenebilir. Bu halde dahi, davacı tarafın elinde olmayan nedenlerle davayı geç açmış olabileceğinin göz ardı edilmemesi gerekir. Dava açma hakkını bilmemesi, vekilin davayı geç açması, uzun süreli bir rahatsızlık geçirmesi gibi. Tazminat Talep Edebilecek Kimseler TBK maddi ve manevi zararların tazmininde tazminat talep edebilecek kimseler bakımından açık bir sınırlama getirmemiştir. Maddi tazminat bakımından, en başta zarar gören işçinin kendisi, diğerleri için ise ölenin desteğinden yoksun kalma esası kabul edilmiştir. Destekten yoksun kalma davası açılabilmesi için ölen kimseyle davacı arasında kanuni veya akdi bir bakım yükümlülüğü, mirasçılık veya akrabalık aranmamaktadır. Fiili bir destek ilişkisinin varlığı yeterli olmaktadır. Bu konuda esas olan ölenin desteğinde olmaktır. Evlilik birliği devam ederken eşlerden birisinin iş kazası sonucu ölmesi durumunda, eşler arasındaki destek ilişkisi gereği doğal olarak tazminat isteyebilir. Boşanma davası devam ederken taraflar arasında evlilik birliği sona ermediğinden sağ kalan eş tazminat talep edebilir. Sigortalının ölümünden sonra sağ kalan eş evlenmiş ise, tazminat hesabının artık evlenme tarihine kadar olan süre için yapılması gerekir. Tarafların boşanmaları durumunda ise aralarındaki evlilik birliği ortadan kalktığı için maddi tazminat isteyemez. Ancak nafaka alıyorsa isteyebilir. Evliliğin Sakat Olması ve İmam Nikâhlı Eş Evlenmenin sakat olması destekten yoksun kalma tazminatı alacaklısı olmayı engellemez. Evlilik dışında sürekli yaşam birlikteliği kuranlardan birinin ölümü halinde de diğeri destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilir (TBK m. 53). Bu beraberliklerde taraflar arasında resmi nikah olmamasına rağmen birlikte olma konusunda geleceğe dönük bir kararlılık bulunmaktadır. “İmam nikahlı” olarak tabir edilen birlikteliklerin manevi açıdan nikahlı birliktelik kuranlardan farkı bulunmamaktadır. Ancak taraflar arasındaki ilişkinin gelip geçici nitelikte olduğu, manevi açıdan güçlü bir ilişkinin olmadığı, metres ilişkisi olarak adlandırılan, sadece cinsel amaç taşıyan ve bu nedenle kurulup devam ettirilen bir beraberlik olduğu durumlarda tazminat isteği reddedilmelidir. İşçinin Çocukları Tazminat isteyebileceklerin en başında olanlardan birisi de işçinin çocuklarıdır. Evlat edinmenin ortaya çıkardığı sonuçlar sebebiyle aralarında evlatlık ilişkisi olan kimselerin birbirlerinin desteği oldukları kabul edilmektedir. Bu durumun doğal sonucu olarak da iş kazası sonucu ölen kişinin evlatlığı ya da işçi olan evlatlığın ölümü durumunda hayatta kalan evlat edinen, işverene karşı destekten yoksun kalma davası açabilir. Anne — babalarına fiilen bakan kimselerin ölümü halinde anne-baba da maddi tazminat isteyebilir. Anne-baba sosyal güvenlik kurumundan bir gelir almakta ise maddi tazminat isteyemez. Manevi tazminat için geliri olup olmamanın bir önemi yoktur. Kardeşler arasında ölüm olayı gerçekleşmeden önceki dönemde fiili ve düzenli bir bakım ilişkisi kurulmuşsa sağ kalan kardeş, tazminat sorumlusundan destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilir. Manevi tazminat için böyle bir koşul aranmamaktadır. İşçinin iş kazasından önce işverene karşı dava hakkından feragat etmesi, sulh anlaşması yapmış olması ya da işvereni affetmesi kendisinin ya da destekten yoksun kalan kimselerin dava hakkına herhangi bir etki yaratmaz. Tazminat Borcunu Ortadan Kaldıran ya da Azaltan Sebepler Feragat Kazaya uğrayan işçi ya da hak sahiplerinin açtıkları maddi ve manevi tazminat davasından özgür iradeleri ile feragat etmelerine bir engel bulunmamaktadır. Feragat halinde davanın reddine karar verilecektir. İbra İşçi ya da hak sahipleri tazminat alacakları konusunda işvereni ibra edebilirler. TBK’nun ibra konusunda getirdiği koşullar ibrayı ifa haline getirmiştir. Kanuna göre bir ibradan söz edebilmek için (TBK m. 420), ibra sözleşmesinin, iş sözleşmesinin feshinden en az bir ay geçtikten sonra ve yazılı olarak düzenlenmesi gerekir. Ödenecek tazminatın tür ve miktar olarak açıkça belirlenmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Gerçek anlamda ibranameden söz edebilmek için yapılan ödemenin miktar olarak ibranamede açıkça gösterilmesi ve ödemenin yapıldığı tarihteki zararı karşılaması koşuldur. Nakit yerine tapudan taşınmaz devri veya taşınır mal verilmesi söz konusu olabilir. Bunların değerinin tespiti yoluyla açık oransızlık bulunup bulunmadığı değerlendirmesi yapılır. Manevi tazminat istemlerine gelince; hukuka aykırı eylem yüzünden çekilen elem ve üzüntüler, o tarihte duyulan ve duyulması gereken bir haldir. Üzüntü ve acıyı zamana yaymak suretiyle, manevi tazminatın bölünmesi, bir kısmının dava konusu yapılması kalanın saklı tutulması olanağı yoktur. Niteliği itibariyle manevi tazminat bölünemez. Bir defada istenilmesi gerekir. Zamanaşımı İş kazası tazminatları açısından zamanaşımı ayrı bir hükümle düzenlenmiş değildir. Uygulamada işçinin bedensel zararlarına ilişkin tazminat alacaklarına dair davalar, sözleşmeden kaynaklanan haklar kabul edilerek daha uzun zamanaşımı süresine tabi tutulmaktadır. TBK’nun 146. maddesi hükmü, zamanaşımı hakkında genel bir düzenlemedir. Yasada hakkında farklı bir düzenleme bulunmayan hallerde, anılan hükmün öngördüğü on yıllık zamanaşımı uygulanır. Talebin haksız fiile veya başka bir hukuksal gerekçeye dayandırılması halinde, fiil aynı zamanda suç teşkil etmekteyse ve ceza öngören yasalarının bu suç için öngördüğü daha uzun bir zamanaşımı süresi bulunmakta ise, TBK’nun 72. maddesi gereğince, haksız fiile dayandırılan tazminat alacağı daha uzun olan ceza zamanaşımı süresine tabi olacaktır. Zamanaşımı, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren başlayacaktır. Dolayısıyla, iş kazası nedeniyle açılacak tazminat davalarında uygulanacak on yıllık zamanaşımının başlangıç tarihi iş kazasının meydana geldiği tarihtir. Meslek hastalığında ise meslek hastalığının rapor ile tespit edildiği tarihtir. İş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle manevi tazminat isimli makalemize internet sitemizden ulaşabilirsiniz.

 
Devamını oku...

from L4NN-1312

Beep boop and hello everyone! The virus has me sheltered in place right now so I'm taking time to work on some projects. One, I started using doom-emacs and I love it. Two, I'm working on a web forum for anarcho-communists called redlbackrose with the backend in go and the frontend in typescript Cycle.js.

Other than that, not much else is new.

 
Read more...

from orhukuk

Trafik Kazalarından Kaynaklanan Tazminatlarda Tahkim Yolu

Trafik kazaları sonucu haksız ve hukuka aykırı olarak maddi veya bedeni zarara uğrayan kişilerin, sigortalardan kaynaklı tazminat taleplerinde ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümü amacıyla 14.06.2007 tarih ve 26552 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Sigortacılık Kanunu’nun 30. maddesi ile Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketler Birliği çatısı altında İstanbul’da Sigorta Tahkim Komisyonu faaliyete geçirilmiştir. Konusunda uzman sigorta hakemleri ve raportörler aracılığıyla trafik kazalarından kaynaklı uyuşmazlıkların çözümü için faaliyet gösterilmektedir. Bu amaçla kurulan komisyon, müsteşarlık temsilcisi, iki birlik temsilcisi, tüketici derneği temsilcisi ve müsteşarlıkça seçilen akademisyen hukukçu temsilcisinin katılımıyla oluşur. Trafik kazalarından kaynaklı sigorta uyuşmazlıklarında, adli yargı yerlerinde tazminat davası açılabilir. Ayrıca isteğe bağlı bir yol olan sigortacılıkta tahkim müessesesine de başvurulabilir. Burada 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 416. maddesindeki isteğe bağlı tahkimden ayrı olarak hakemler taraflarca seçilmeyip doğrudan komisyon tarafından atanmaktadır. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 13. maddesi hükmüne göre trafik kazaları sonucu oluşan tazminat uyuşmazlıklarda komisyona başvurulmasının ön koşulu olarak; İdari yargıdaki idari eylemlerden kaynaklı tazminat davalarındaki ön başvuruya benzer bir şekilde trafik kazası sonucu zarar gören tarafından öncelikle tazminat istemiyle ilgili olarak gerekli tüm belgelerle birlikte sigortacı kuruluşa başvuru yapılması gerekmektedir. Ayrıca başvurusunun kısmen-tamamen olumsuz sonuçlanması veyahut sigortacılık yapan kuruluşça 15 gün içerisinde ilgilisine yazılı olarak bir cevap verilmemesi gerekmektedir. Bu süre 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 98. ve 99. maddeleri uyarınca 8 gündür. Diğer yandan aynı Kanun’un 14. maddesine göre trafik kazası sonucu uğranılan zararlardan kaynaklı uyuşmazlıklarla ilgili daha önce dava açılmış olabilir. Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’ne de başvurulmuş olabilir. İşte bu yerlere başvuru yapılmışsa aynı konuda komisyona başvuru yapılamayacaktır. Başvuru Yapılması ve Başvurunun İncelenmesi Trafik kazası sonucu, kazaya karışan araç sürücüleri, kazadan zarar gören yolcular, yayalar ve 3. kişiler tarafından Tahkim Komisyonuna başvuru yapılabilir. Başvurular Sigortacılık Kanunu’nun 30.maddesinin 15.fıkrası ile ilgili Yönetmeliğin 16.maddesinin 6.fıkrası uyarınca raportörlerce 15 gün içinde incelenerek yazılan rapor hakemlere gönderilmektedir. Hakemler de tarafların açık ve yazılı kabulleriyle uzatılmadığı takdirde en geç 4 ay içinde uyuşmazlıkla ilgili kararlarını vermek zorundadır. Hakem kararlarının sonuçları ve başvurulabilecek itiraz ve temyiz yolu 5.000 (beşbin) TL’nin altındaki uyuşmazlıklar hakkında hakemlerce verilen kararlar kesindir ve itiraz edilemez. 5.000 (beşbin) TL ve 40.000 (kırkbin) TL arasındaki uyuşmazlıklarla ilgili yapılan taleplere ilişkin verilen hakem kararlarına karşı tebliğden itibaren 10 gün içinde İtiraz Hakem Heyeti’ne başvuru yapılabilir. Heyetçe verilecek bu kararlar kesindir ve temyiz yolu kapalıdır. 40.000 (kırkbin) TL’nin üzerindeki hakem kararlarına karşı ise Yargıtay’ın ilgili dairesine temyiz başvurusu yapılabilir. Trafik kazalarından kaynaklı tazminat uyuşmazlıklarıyla ilgili yapılacak başvuruların uzman avukatlarca yapılması ilgililerin haklarına çabuk ve tam olarak kavuşmaları için gereklidir. Meydana gelen trafik kazaları sonrasında genellikle kişiye veya yakınlarına ulaşan kişiler konusunda bilgisiz ve tecrübesiz kişilerdir. Bu kişilerce iş takibi yoluna gidilmekte ve süresinde başvuru yapılmayarak veya gerekli belgeleri yeterince komisyona sunulmayarak/sunulamayarak veyahut bilirkişi raporlarına veya kaza tespit tutanaklarına v.s. gerekli itirazlar yapılmayarak kişiler zarar uğratılmakta, almaları gereken miktardan çok daha az tazminat elde edebilmekte ve bu tazminatların büyük kısmını bu kişilere ödemek suretiyle mağdurlar hak kaybına uğratılabilmektedir.

 
Devamını oku...

from Popular Comics

Latest Comics

The latest comics: discover new releases! It is an application designed to discover the best comics of DC Comics, Marvel, Kodansha, Viz, among others and keep up to date with the most recent releases of your favorite comics like Batman, Wonder Woman, Superman, among many more. Save your favorite comics, rate them and help more people know them. Discover which are the best-rated comics.

Full Features List

• New Releases: Be the first to access all new releases of your favorite comics. • Details of all comics: Access detailed information on each of the comics such as description, rating, release date, editorials, etc. • Rate them: You can rate if you like a comic or not, it helps your favorite comics reach the best rated! • Save your favorites: Save a list of comics that interest you. • Top-rated comics: Access a list of top-rated comics, and discover great comics recommended by the community • Filter comics: Filter comics according to the publisher .... soon we will add more options!

Download it now! The Latest Comics: discover new releases! Free on the App Store!

 
Read more...

from iPhone Update

The Upcoming Comics

The latest comics: discover new releases! It is an application designed to discover the best comics of DC Comics, Marvel, Kodansha, Viz, among others and keep up to date with the most recent releases of your favorite comics like Batman, Wonder Woman, Superman, among many more. Save your favorite comics, rate them and help more people know them. Discover which are the best-rated comics.

Full Features List

• New Releases: Be the first to access all new releases of your favorite comics.

• Details of all comics: Access detailed information on each of the comics such as description, rating, release date, editorials, etc.

• Rate them: You can rate if you like a comic or not, it helps your favorite comics reach the best rated!

• Save your favorites: Save a list of comics that interest you.

• Top-rated comics: Access a list of top-rated comics, and discover great comics recommended by the community

• Filter comics: Filter comics according to the publisher

.... soon we will add more options!

Download it now! The latest comics: discover new releases! Free on the App Store!

 
Read more...

from L4NN-1312

My name is Carolyn Knight-Serrano, I use xe/xyr/xem or it/its pronouns and I’m an anarcho-syndicalist, hacker, math student, aspiring musician, an IWW delegate for IU 620, and stoner based in occupied Ohlone territory otherwise known as Santa Cruz. I’ll be writing about anarchism, technology, liveshows I go to, math, and my personal life so if that sounds like your jam, stick around.

 
Read more...

from bishop

기업의 설비 투자라고 하면, 그 중요한 사회적 의의를 누구나가 이해합니다만, 개인의 주식투자라고 하면, 무엇인가 위험한 일처럼 생각되기 쉬운 것은, 왜일까요.기업이 설비 투자의 자금을 조달하기 위해서 주식을 발행하는, 그 주식이 국민 저축에 의해서 취득되는 것은, 오히려 자연스러운 일이 아닐까요.요점은, 투자라고 하는 말이 위험한 투자도 포함해 광의로 사용되고 있기 때문에, 그리고, 위험한 투자가 눈에 띄기 때문에, 정당한 투자까지 오해가 생기고 있는 것은 아닐까요.

투자는 위험하다는 오해

운전 중에 위험 운전으로 불리는 일탈 행위가 예외적으로 있고, 그로 인한 사고가 크게 보도되어도 자동차의 운전이 일반적으로 위험하다고 생각하는 사람은 없습니다.누구나 일상적으로 올바르게 자신의 차를 운전하고 있기 때문입니다.하지만 투자 중에 위험한 방법이 있고, 그로 인해 손실이 발생한 사례를 알았을 때 투자가 일반적으로 위험하다고 생각하는 사람이 적지 않을 것입니다.투자가 저에게 일상적인 것 같은 사람은 아직 드물기 때문입니다.

또, 투자는 경제에서의 자금순환의 중요한 구성요소이므로, 예를 들면 연기금 등에서는 전문가에 의한 장기적 시점에 입각한 고도의 투자가 행해지고 있어, 사실로서 성과를 낳고 있습니다만, 그 실태는 전문가들 속에서만 알려져 있는 것으로, 보통 사람이 알 수 없는 것입니다.한편, 보통 사람이 알 수 있는 것은 아마추어에 의한 위험한 투자 뿐입니다.

이렇게 투자는 국민생활을 근저로 지탱하는 중요한 경제적 기능임에도 불구하고 국민 대다수는 이를 마치 카지노 게임처럼 위험한 것으로 오해받아 그 보급이 방해되고 있는 것 같습니다.

자본주의의 본질

산업활동에는 자금이 필요하고 금융이란 그 필요자금을 산업계에 공급하는 구조이며, 금융기관이란 산업계에 자금을 공급하고 동시에 공급하는 원자를 널리 국민으로부터 조달하기 위한 사회적 장치입니다.그리고 산업계에 투입된 자금은 산업계의 노력으로 부가가치를 낳고, 그 부가가치는 임금으로, 또 금리나 배당으로 국민에게 분배되어 환류하고, 그 국민에게 환류한 자금은 다시 산업계에 투자되는 이 자금순환이야말로 경제입니다.

경제성장이란, 자금이 단순 순환하는 것이 아니고, 순환하면서 부가가치를 낳고 증식해 가는 것이고, 이 증식 과정에 기초를 두는 경제구조는, 자금을 자본이라고 바꾸어, 자본주의라고 합니다.여기서 중요한 것은, 자본은 증식하기 때문에 순환하는 것이지, 자본주의에 있어서 자본의 증식은 필수 요건이라는 것입니다.

예금과 투자의 차이점

투자와 예금은 전혀 다른 것처럼 대비되지만 사실 둘 다 금융기관을 통해 국민저축을 산업계에 투입하는 수단일 뿐 그 차이는 경로의 차이에 불과합니다.예금은 국민저축이 은행 등의 예금취급금융기관을 경유해 융자 형태로 산업계에 흘러가는 경로이며, 투자는 증권회사가 산업계가 발행하는 채권이나 주식 등을 인수해 그것을 직접, 혹은 투자신탁을 통해 널리 국민에게 판매하는 경로입니다.

한국의 금융구조는 잘 알려져 있듯이 예금취급금융기관이 압도적으로 우세를 보이고 있습니다. 그것은 국민저축의 보유구조에서 예금의 비중이 높고, 채권, 주식, 투자신탁 등의 비중이 작으며, 즉 예금이 투자보다 압도적으로 우세하다는 것을 의미합니다. 여기에는, 투자가 보급되어 있지 않기 때문에 투자에 대한 이해가 진행되지 않고, 투자에 대한 이해가 진행되지 않기 때문에 투자가 보급되지 않는다고 하는 악순환이 있는 것 같습니다.

금융행정의 과제

악순환이라고 하니 예금이 줄고 투자가 늘어나는 것이 바른 길이라는 것이며, 적어도 금융행정의 과제는 명료하게 예금에서 투자 흐름을 만드는 데 놓여 있습니다.

왜냐하면 금융행정의 궁극적인 목적은 경제의 지속적 성장과 국민자산의 안정적 형성이 제시되고 있기 때문에 그 과제를 실현하기 위해서는 예금에 편중되어 있는 국민저축 구조를 바꿀 필요가 있다고 생각하기 때문입니다.

원래 예금은 저축수단이기보다는 결제수단이기 때문에 수시로 인출이 가능하고, 제도적으로 원금보증이 붙어 있기 때문에 이론적으로 여러 저축수단 중에서 가장 기대수익률이 낮은 것이어서 장기적으로 안정적으로 자산을 형성하는 수단으로는 적합하지 않습니다.

또 예금취급금융기관은 원금보증이 있는 예금을 원자로서 산업계에 융자하는 한 대출자세에서 보수적일 수밖에 없는, 즉 융자의 위험부담력은 결코 큰 것이 될 수 없는 이상 산업계의 자금수요에 충분히 대응할 수 없는 경우도 많습니다.사실 자본주의의 본질은 불확실한 미래에 베팅해 가는데 있기 때문에, 거기에의 자금 공급의 방법으로서 융자에는 큰 한계가 있다고 말하지 않을 수 없는 것입니다.

투자, 즉 채권이나 주식을 통한 산업계에 대한 자금공급은 예금취급금융기관을 거치지 않기 때문에 직접금융이라고 불리는데 직접이라는 것은 투자자, 즉 직접 채권이나 주식을 보유하거나 투자신탁을 통해 보유하는 국민은 미래에 대한 도박으로서의 산업활동의 위험을 부담한다는 것입니다.여기가 제도적인 원금보증이 있는 예금과의 결정적 차이입니다.

또한 직접이라는 것은 회사채나 주식을 발행하는 기업은 직접 투자자를 대함으로써 금융기관과의 친밀한 관계 속에서 대출을 받았을 때와는 전혀 다른 환경에서 경영의 투명성을 요구받게 되며, 그것이 거버넌스 개혁을 통한 경영의 혁신으로 이어질 것으로 기대되고 있습니다.

투자가 위험할 수 있는 이유

장기적으로는 투자가 합리적이라고 해도 단기적으로는 투자가 위험하다는 것도 사실입니다.그러나, 투자가 단기적으로는 위험하다고 하는 의미는, 투자의 무대가 되는 자본 시장에 있어서는, 투자 대상의 가격 변동이 단기적으로는 지극히 큰 것이 될 수 있는 것, 이 한 점에 귀착합니다.

우선, 자본시장은 채권이나 주식이 매매되는 시장입니다만, 왜 시장이 필요하냐면, 예금의 경우에는 간단하게 현금화할 수 있습니다만, 채권이나 주식등의 투자대상이 되는 것은, 매각으로 현금화 해야 하기 때문이고, 왜 현금화가 필요하냐면, 저축은 최종적으로는 헐려져 소비되어야 하는 것이기 때문입니다.

문제는 매매되는 것은 가격이 형성되는 것이고, 그 가격 변동 추세는 투자 대상의 가치 변동 추세를 장기적으로는 반영한다고 해도 단기적으로는 가치와 가격이 일치한다고는 할 수 없고, 가격 변동은 가치 변동과는 관계없이 매우 큰 것이 될 수 있다는 것입니다.왜냐하면, 첫번째로, 가격은 시장 참가자의 사정에 근거하는 수급 요인으로 결정되기 때문이며, 두번째, 가격 변동은 가치 변동의 기대에 근거하는 것이며, 기대는 합리적인 것보다는 기대나 심리에 의존하는 것이기 때문입니다.

그런데, 투자가 위험한 것은, 가격의 대폭하락이 있을 수 있기 때문이지만, 실은, 일시적인 하락으로서 관망해 두면 많은 경우는 가격의 회복이 있으므로 반드시 위험하지 않고, 실로 위험한 것은, 심리적 동요에 의해서 매각해 손실을 확정시켜 버릴 때와 가격의 회복의 전망이 없을 때, 즉 투자 대상의 가치 자체가 훼손했을 때 뿐입니다.그리고, 이 위험을 회피하는 것이 투자의 기술인 것입니다.

투자의 기술

심리적 동요는 경험에 의해 극복할 수 있습니다.문제는 경험이 없는 사람은 심리적 동요로 손실을 보고, 그런 사례가 투자가 위험하다는 통념을 만들어 투자 보급을 가로막고 있는 악순환입니다.투자대상 가치의 훼손은 전문가의 판단력에 위임하는 것과 투자대상을 분산함으로써 상당 부분 회피할 수 있습니다.그것을 가능하게 하는 구조가 투자신탁입니다.

현재의 금융청의 방침이라고 하는 것은, 뛰어난 투자신탁을 보급시켜, 거기서 국민이 성공 체험을 하게 하고, 심리적 동요를 극복할 수 있는 영리한 투자가가 되게 하는 것으로, 종래의 악순환을 역전시켜 선순환을 만들어, 예금으로부터 투자로의 흐름을 정착시키려는 것입니다.

투기와 투자

과학으로서의 투자에 대해서는 합리적으로 판단할 수 있는 것은 투자 대상의 가치뿐이라고 여겨져 가치의 기준을 가지고 있기 때문에 큰 가격 변동 하에서도 심리적 동요에 빠지지 않고 투자 판단을 관철할 수 있어 가치보다 낮은 가격을 저렴하게 평가하고, 가치보다 높은 가격을 비교적 높게 평가하는 것으로써 규율 있는 매매 행동을 가능하게 된다고 생각되어지고 있습니다.이것이 전문가가 실시하는 투자입니다.

이에 대해 가치판단 없이 단순한 가격변동을 이익기회로 삼는 것은 도박과 똑같아 투기라고 불려야 합니다. 그리고 투기에는 바카라 도박과 마찬가지로 적지 않은 애호가들이 있습니다.다만, 투기는 단순히 부정되어서는 안 되며, 활발한 투기가 이루어지므로 자본시장에서의 거래량이 늘어나고, 충분한 거래량이 있으므로 투자에 의한 거래도 원활히 집행되는 것입니다.

그러나 투기 취미와 거리가 먼 일반 국민에게는 투자와 투기가 혼동되고, 사실 투기가 위험하니 인상으로 투자도 위험한 것처럼 보이는 것은 큰 문제입니다.또 법률상으로는 투기와 투자가 똑같이 취급되기 때문에 금융행정상 투기를 명확하게 분리하지 못하고 있는 것도 문제이므로 어떤 노력이 필요할 것입니다.

가계규율과 투자

마지막으로 가계관리도 중요합니다.저축은 헐리고 낭비되기 위해서 있습니다.단기적으로 소비계획이 있는 자금은 예금에, 노후생활원자와 같이 소비가 먼 곳에 있는 자금은 장기적 관점에서의 투자에, 그 중간에 있는 자금은 소비계획에 따른 방침 아래에서의 투자에와 같이, 투자는 가계규율 하에 이루어져야 합니다.

투자가 위험한 것이 아니고, 투자를 위험하게 해 버리는 것은, 팔지 않는 경우에 가계의 필요로부터 현금화 하지 않을 수 없게 된다고 하는 가계 규율의 결여입니다.

 
Read more...

from Counter Culture Comments

This review covers only the two-episode premiere.

When FX announced three new series—Devs, Dave, and Breeders—I assumed that Dave was created to fill Atlanta’s spot of sharp social commentary, while Breeders would just be the fun new comedy. However, it appears that the inverse is true.

Breeders is a very tense and dark psychological dramedy. The program is largely one-note; the kids drive the parents crazy. The writing is sharp, especially for the dialogue, and the acting is top-notch, even if side plots don’t feel integrated into the larger story. As an artistic work, Breeders is high quality entertainment. It feels effortlessly funny a times, which is good in an era of shows that are trying too hard.

Where I find issues in Breeders is in the messaging it perpetuates. The one-noteness of the program is largely due to the majority of each episode consisting of the main characters’ children driving them crazy. They aren’t just inconsiderate, as one might expect, they’re also downright manipulative of Paul and Ally (the main couple)’s parenting style. Never once are the children ever disciplined. The closest thing to discipline that the children experience is a string of f-words screamed from the mouth of their father, which I would guess as the show goes on will prove to be more mentally scarring than actually corrective of their behavior. If the kids grow up to be brats, it could be quite reasonable to blame the parents (imagine that!).

However, the crux of my main gripe with the show is in its portrayal of the children. Children can be terrible, grubby little monsters, and Breeders portrays this aspect of little ones quite masterfully. However, they're not portrayed as much else. If the children aren’t terrorizing the parents, they’re sleeping, and that’s only so that they can wake the parents up in the middle of the night (again). Completely ignored is the cuteness of children, and their sweet, charming antics. Never do the children ever bring joy to their parents. It easily leads the viewer of 40 straight minutes of torture to ask “well, why would anyone even want to have children at all?” Especially one who has never had children or spent much time with them.

While the show strongly suggests you ask this question, it doesn’t make the slightest attempt to answer it, leaving the viewer to watch on hopelessly as the parents continue to be tortured. Perhaps this question will be answered later on in the program. The children are quite young, so there is plenty of room for the show to grow, and many directions the show can take. And as I write this, episode two is already out, although if the thumbnail and episode name of the third episode are any indication, not much is set to change in Breeders’ messaging, at least not yet.

Written by Casey Rollins.

@realcaseyrollins@gameliberty.club

@realcaseyrollins@mstdn.social

@thecaseyrollins on Twitter

 
Read more...

from theabbie

How to mind your own business?

I was walking past the mental hospital the other day, and all the patients were shouting, ’13….13….13.’

The fence was too high to see over, but I saw a little gap in the planks, so I looked through to see what was going on.

Some idiot poked me in the eye with a stick!

Then they all started shouting, ’14….14….14.’

 
Read more...

from GreenandBlack

Breaking the shell: Anarchist counter-power

When we talk about Anarchy, the focus is often on how we would expect a future anarchist society to function, which has the unintended effect of neglecting the present. There’s so much writing dedicated to what our ideal world would look like, that there’s very little reflection on how we intend to get there. One could easily forgive someone for reading ‘The Conquest of Bread’ and assuming that an anarchist society will establish itself through a spontaneous revolution – a revolution we just need to wait long enough to see happen. This is a rather naive view of revolutions, which throughout history have been symptomatic of wider societal evolution. Revolution is itself just an acceleration of this societal evolution, it can even be defined as “more evolution”. So what can we do to accelerate this evolution? This is where anarchist counter-power comes into play to “build a new world in the shell of the old.”

The state, a centralized organization that holds a monopoly on violence over a territory, has existed in some form for over 5,000 years. It seems an insurmountable task to overthrow such an all-consuming leviathan, a society without a state seems incomprehensible or even impossible to some. But nevertheless, anarchists of all colours struggle against it, constructing alternatives that provide communities with the freedom to run themselves.

One proposed solution is municipalism, the reclamation of popular power by directly democratic assemblies. These start at the local level, neighbors coming together to discuss problems that affect them and deciding what to do about it. These neighborhood assemblies also come together, creating a confederation of autonomous municipalities. If, for any reason, a decision cannot be made at the local level, only then will it be passed up the confederation – from the local level, to its surrounding area, to the greater region. Under municipalism the majority of political power is held at the local level and higher bodies only hold as much power as is explicitly delegated to them by the assemblies. Decision making is fundamentally decentralized and organized from the bottom-up, unlike the centralized top-down decision making of statist bodies. This decentralization of power ensures that no single force dictates what communities can or can’t do in their own self-direction. Communities are truly free to make the decisions that are best for them. We can see municipalism today in the Rojava Revolution of northern and eastern Syria, as well as the indigeneous resistance movements of southern Mexico and the democratic experiments in Catalunya.

All the organs of the state are too replaced from the bottom-up. Healthcare is performed by decentralized health committees, as part of a local community assembly, where doctors, nurses and patients hold democratic control over the healthcare they provide and receive. Protection is performed by communal defense committees, a rotated body of people that provide defense for their community and teach other community members how to defend themselves. Justice is performed by conciliation committees, who look at injustices on a case-by-case basis and work to both restore justice to the victims and transform the situation that caused this injustice in the first place. Education is provided by education committees, democratic bodies of both teachers and students that decide together what will be taught and how. Organs can even be formed to fulfil functions that the state is entirely absent from; women, LGBT+, disabled and neurodivergent people can form their own committees from which they themselves can tackle the injustices that their communities face.

But the state is not the only instrument of domination that needs to be replaced. What municipalism can do to help us transform society, we must also seek means to transform the economy. We live under capitalism, an economic system where the means of production are held in private hands, profiteers steal labour value from their workers and commodities are produced for production’s sake. So what can we do to take down this system from within? We need to find a way for the workers themselves to take control of the means of production. This can come from one of two ways.

One of these ways is Mutualism, taking direct control of the economy by way of the creation of workers’ cooperatives – businesses owned and managed by the workers themselves. In 2001, Argentina was in an economic crisis, sales were slipping, debts were increasing and workers’ wages were dropping. Factory owners all over the country began closing up shop and moving production to more stable economies, where the price of labour was cheaper. One day, dozens of women assembled outside their textiles factory, asking simply for the money required to travel to work each day. But when night came and the owners still had not shown their faces, these working women took action. They occupied the factory and transformed it into a workers’ cooperative, a workplace run democratically by the workers. No longer worrying about paying salaries for bosses and managers, the workers easily managed to pay off the company’s debts and start earning steady salaries for themselves. These women ignited a mass movement that spread across Argentina, with workers constantly identifying empty factories to occupy and use. To this day Argentina has one of the largest co-operative sectors in the world, with nearly 20 million people employed by a co-operative.

Co-operative economies are proving themselves as an extremely efficient economic model for the 21st century; 40% of France’s farms are run collectively, the Zapatistas of Chiapas coordinate a global supply chain for their co-operatively produced coffee, moreover Mutual Credit Unions (a co-operative approach to banking) were relatively insulated from the 2008 financial crisis.

However, immediate co-operativization of businesses may not always be possible. As such, workers need a way to organize themselves so that they can fight for short term gains, such as better working conditions, as well as the long-term goal of complete workers’ control of the economy. This is where Syndicalism, the horizontal organization of revolutionary industrial unions, comes into play. The idea is that a union of workers, in their workplaces, trades and industries respectively, organize along the lines of the future society that they hope to bring about.

Syndicalism reached its height during the Spanish Revolution of 1936, when the CNT union declared a general strike in response to a fascist coup d’etat. During the general strike, workers organized militias to fight back against the fascist army, they abolished the wage system (in some places, money was abolished entirely) and in a matter of months three quarters of the economy in Catalunya was collectivized and run as a federation of worker co-operatives. However, the Revolution was first co-opted by the Spanish government and then was crushed by Stalinists, who revived the capitalist system. Finally the revolution was defeated by the fascists who went on to rule the Iberian peninsular for decades.

Since the end of World War II, syndicalism experienced a slow revival, a revival which began to accelerate once again in the 21st century. Syndicalist unions and federations operate today in dozens of countries, where they provide a revolutionary alternative to the petty reforms of mainstream trade unionism. The IWW and IWGB in Britain have made massive inroads into the organization of delivery couriers, a sector thought un-organizable by mainstream trade unions. The CGT in Spain recently organized a strike of workers in Amazon, a company notorious for its fierce union-busting activities. In the California Bay Area, the IWW have completely taken over some businesses, transforming them into horizontal co-operatives known as ‘Wobbly shops’.

These are all roads we can follow towards an anarchist society, organizing ourselves in our communities and workplaces as a means to an end. But they’re not enough by themselves. Social revolution and individual evolution come hand in hand, so counter-power organization means nothing without cultivating an attitude of ungovernability. We must ensure that even if we organize society in a way that makes the existence of rulers impossible, we still will not allow ourselves as individuals to be ruled. After all, the world we build may not be enough, people in future may still see flaws in our method of organization, still see hierarchy and rulers where we did not. Even if a spontaneous revolution were to come, there is still the day after. There is always more evolution, more revolution.

“You cannot buy the revolution. You cannot make the revolution. You can only be the revolution. It is in your spirit, or it is nowhere.” – Ursula K. LeGuin

 
Read more...